At arabasının nalları taştan yola çarptıkça arabanın hafif hafif zıplamaları piposunu içmesini zorlaştırıyordu. Ama yinede, o tombul suratındaki tedirgin-mutlu gülümseme hiç kaybolmadı. Belki de idam edilecekti bir saat sonra. Ama o, yinede gülümsüyordu. Araba durdu. Tüm o kalabalık, O'nu görmek için heyecanla ve bağırış çağırışlar içinde bekliyorlardı. En sonunda yanındaki iki asker, onu çamurlu yola indirmeye başardı. Kalabalığın arasından açık mahkemeye yürütüldükçe insanlar şaşkın gözlerle izliyorlardı. En son, yağmurun ıslattığı kağıtlarla dolu bir masanın önünde durdular. Hakim kılıklı bir adam, sordu: "Ne için burada olduğunu biliyor musun?" "Evet" dedi. "Beni asacaksınız." Hakim dik bakışlarını daha da dikleştirerek "Biz, insanlardan savunmalarını duyana kadar onları asmayız, evlat. Önce seni yargılayacağız" "Yargılanmak!" Haykırırcasına söyledi. "Neden yargılanmam gerekiyor ki? Söylediklerim işinize gelseydi zaten burada olmazdım. Korkaklık edip, söylediklerimi geri çekersem ne anlamı var bu kadar organizasyonun? Buraya gelen bunca insan, çocuklu büyüklü fark etmeksizin, hepsi benim o ipte sallandırılmamı izlemek için geldi. Bu kalabalığa kurban vermelisiniz. Çünkü onlar açlar. Ben olmasam da, bir başkasını asmak zorunda kalacaksınız. Ta ki sıra, kalabalıkta bekleyenlerden birine gelene kadar. İşte o zaman anlarlar ne yaptığınızı." Hakim, duydukları hoşuna gitmiş olacak ki, yerinden kalkarak kalabalığa bir nara koparırcasına bağırdı: "Buraya idam izlemeye mi geldiniz?" Kalabalık, çok emin bir şekilde, hep bir ağızdan, "hayır, biz buraya öğrenmeye geldik." Şaşırmıştı, çünkü buraya kadar gelip, geri dönemeyeceğini biliyordu. "Konuşmama izin verin o zaman. Sadece öğrenmek istediklerinizi sorun" konuşurken sesi fazlaca titriyordu. Gülümsemesi, yerini derin ve tedirgin bir seyirmeye bırakmıştı. Stres seviyesi arttığında olurdu bu.
Kalabalıktan genç bir oğlan çıktı, "Bahse girerim ki, aşkın ne demek olduğunu bilmezsin sen, anlat bize de doğrusunu öğretelim sana" dedikten sonra, kalabalığın içinde yeniden kayboldu. Boğazını temizledi, son bir defa gür sesine yeniden ihtiyacı vardı. Ve o an konuşmak için ihtiyacı olan her şeye sahip olduğunu hissettiğinde başladı: "Aşk, bana göre nedir? Bana sorduğunuz soru tam olarak buydu. Çünkü aşkın tek bir tanımı olamaz. Bana çok farklı şeyler anlatır aşk. Ben aşkı sevmem. Aşk bana kişiliğimden ödün verdirir. Aşık olduğumu hissettiğim gün, artık eski hayatımı geri alamayacağımı biliyordum. Çünkü asla sonsuza dek sürmez, süremiyor. Sürdüremezsiniz. Aşıkken tamamen severseniz, kaybedersiniz. Tamamen şüphe ederseniz, kaybedersiniz. Tamamen nefret edersiniz, kaybedersiniz." Gencin sesi tekrardan duyuldu, "Peki ne yapsak kaybetmeyiz?" Aşk dedi, "Aşk, size bir kez geldiği zaman, ne kadar zarar göreceğinizi bilirseniz bilin, teslim olun. Hep sevin, ama hep nefret edin. Hep şüphe duyun ama hep güvenin. Hem mutsuz olun ama hem mutlu olun. Mutsuz olun, çünkü kesinlikle bir gün sona erecek. Mutlu olun, çünkü şu an sizinle. Şüphe edin, şüphe edin ki alacağınız önlemleri planlayabilin. Güvenin, güvenin ki, hayatınız daha huzurlu geçebilsin. Ve sevin. Sevin ki sevilin. Ve Nefret edin. Nefret edin ki, insan olduğunuzu unutmayın. Bağımsız olduğunuzu. Farklı hisler tadabileceğinizi. Kararlar verebileceğinizi.
Bu sefer başka bir adam geldi kalabalıktan, sessizce durdu önce. Boğazını temizledi ve sordu "Ayrılık nedir peki? Bize ayrılığın senin için ne demek olduğunu anlat" dedi. Hakim, eline aldığı piposunu ince ama hızlı yağan yağmura rağmen yakmaya çalışırken söze girdi yorgun ama gözleri ışık saçan tombul suratlı bilgin: "Ayrılık, bizi biz yapan şeydir. Verdiğimiz her kararda bir şeyler kaybederiz, ama fazlasını kazanırız. İşte ayrılık budur benim için. Hayatın ta kendisi. Çünkü her gün, her saat bir şeylerden ayrılırız."
"Su istiyorum" dedi bilgin. Suyunu getirdiler, tam içecekti ki hakim yağmurun iyice ıslatmış olduğu peruğunu düzelterek söze girdi: "Bugünlük yeterince dinledik seni, yağmur da iyice bastırdı. Zatürreden geberme diye bugünlük ara veriyoruz." Sözünü bitirdikten sonra askerlere bilgeyi zindana götürmelerini işaret etti kafasıyla. "Hep böyle midir?" diye sordu bilge askerlere. Fakat askerlerin konuşma izni yoktu. Bilge gülümsedi. Hafifçe şişman bedeni artık ayakta durmaktan yorulmuştu. İster zindan, ister mahzen. Oturmak istiyordu artık. Zindanın yarısı karanlık yarısı aydınlık soğuk ve uzun koridorunda yürürlerken, bilge, bugün olanları düşünüyordu. Hiç bir şey beklediği gibi gitmemişti. Akşama çıkacağını düşünmüyordu. O tüm bu düşüncelerinde kayıp iken, askerler kapıyı açtı, hızlı bir hamleyle bilgeyi içeri itip kapıyı kapattılar. Aldırmamıştı. Sonuçta emirleri uyguluyorlardı. "Kellelerini korumak için benimkinin gitmesine göz yumuyorlar, haklılar. Hayat devam etmeli" dedi, askerler gittikten sonra. Daha sonra yan taraftan güçsüz ama, bilgenin "saatlerce dinleyebileceği" türden bir ses yükseldi. Tahminen 45-50 yaşlarında olmalıydı. Sesinde yılların, tecrübelerin ve zindanın yorgunluğunun izleri vardı bu adamın. Bilge, tüm dikkatini gelen sese verdi. "İnsanlar" dedi adam. "Ne kadar tuhaflar, değil mi?" "Değişir" dedi bilge. "Hadi be oradan, nasıl değişirmiş? Sen hiç söylediğinin arkasında duran insan gördün mü!" Bilge, biraz şaşırmış olacak ki, "Neden buradasın?" diye sordu adama. Adam donuk bir sesle, düşünce suçu dedi. Bilge küstahça bir gülümseme ile karşılık verdi. "Bak, gördün mü. İkimiz de söylediklerimizin arkasında durduğumuz için buradayız" Yaşlı adam cevap vermedi. Beş-altı dakika sonra horultu sesleri yükseldi. Bilge gülümsedi, üşümemek için iki büklüm olup uykuya dalmaya çalıştı.
Şafak vakti normalde soğuk olsa da, zindanın soğuğu daha başkaydı. Bilge uyandığında yaşlı adamın yüzünü görebiliyordu. Adam çok rahattı, sanki zindanı benimsemişti artık. Bilge, adamın tavırlarından hoşlanmıştı. Sanki adam, onun uyanmasını bekliyor gibiydi. Bilge doğrulduktan sonra bundan emin oldu. Adam gerçekten de uyanmasını beklemişti. "Askerler geldi, öğlen yapacaklarmış duruşmayı. Tahminen akşamı göremeyeceğiz. Bugün hava güneşli olacak." Yaşlı adam bunları bir nefeste söyleyip, önündeki kapta duran bir parça ekmeği üç lokmada yedikten sonra Bilge'ye döndü: "Hangi dediğin işlerine gelmedi?" diye sordu. "Çalıştığım fabrikadaki işçilere maaşlarını vermiyorlardı. İsyan başlattım. Günün sonunda korkmayıp isyanı sürdüren tek adam bendim. Sözümden dönmedim yani." Bilge, yaşlı adamla aynı hızda konuşmaya başladığını fark etti. O da ekmeğini hızlıca bitirip yaşlı adama sordu: "Sen ne için buradasın?" Yaşlı adam hafif bir gülümsemeyle: "Yıldızların eninde sonunda öldüğünü söyledim. "Yıldızlar ölür mü hiç?" dediler. "Ölüyorlar" dedim. Nasıl öğrendiğimi söyleyince de büyücü dediler. Sözümden dönmedim yani" Derin bir sessizlik oldu. Biraz sonra askerler yaşlı adamı aldı ve götürdü. Bilge'nin sırası gelene kadar adam geri dönmedi.
"Onlara son bir şey anlatmalıyım" diye düşündü Bilge. "Öyle bir şey olmalı ki, herkesin içindeki isyankar ruhu açığa çıkarmalı." Ve bilgenin sırası geldi. Askerler, yine bir gün önceki gibi, hızlıca çekip çıkardılar bilgeyi zindandan. Dışarı çıktıklarında, sanki dünkü kalabalık hiç dağılmamıştı. Bu sefer yollar kuruydu ama. Yürümekte zorluk çekmiyordu. Her şey çok kolaydı. Sanki evren, onu kucaklamış gibiydi. Masaya doğru yürürken "Acaba ölümüm de bu kadar kolay olacak mı?" diye düşünüyordu darağacına bakarak. Etrafı izlerken gözü üstünde bolca sineğin uçuştuğu bir el arabasına ilişti. Yaşlı adamın cesedini gördü. Başıyla bir selam verdi ona. Görüşürüz, dostum der gibiydi.
Hakim yine oradaydı. Sanki başka nerede olabilirdi ki? Bilgeye dik dik baktı. Sonra döndü ve dedi ki "Bir bok bildiğin yok senin, boşu boşuna yaşamışsın. Bana son bir şey anlatmanı isteyecek olsam ne anlatabilirdin sanki? Boktan ve sefil hayat şartlarından şikayetlenmekten başka ne anlatabilirdin?" Hakim sustu, sadece hakim değil, alandaki her kes bir sessizlik içinde kaldı. Bilge, artık ölmekten korkmadığını fark etti. Ölmek, sadece bir adım olacaktı onun için. Farklı bir şey. Belki de az sonra söyleyecekleri bir çok kişinin hayatını değiştirecekti. Bunu bilemezdi, ama deneyip, en azından ölmeden önce bir, iki saniye de olsa, insanların gözlerinde haklı olduğunun kanıtını görebilecekti. Konuşmaya başladı: "Evet, belki bildiklerim sizin aklınıza uygun değildi. Belki benden fazla şey biliyordunuz. Ama size şunu söyleyebilirim ki, hepiniz, yanlış bir hayalin peşinden koşuyorsunuz. Tesadüflere inanıyorsunuz. Ufak tesadüfler mutlu ediyor sizi. Yolda yürürken gördüğünüz birinin size çarpmasını tesadüf olarak nitelendiriyorsunuz. Değil. Olamaz da. Eğer tesadüfler doğru olsaydı ben, tesadüfen buradan kurtulabilirdim. Dün kurtuldum, ama tesadüf değildi. Evren, benim içerdeki yaşlı adamla karşılaşmamı istedi, sırf ben, ölümden korkmaktan vazgeçeyim diye. İşe yaradı. Ve ben, biliyorum, bugün beni hiçbir şey ölümden kurtaramayacak. Ama mutlu öleceğim. Çünkü artık özgürüm. Korkmuyorum. İstediğiniz kadar benden fazla bilin. Umurumda olmayacak"
Kalabalıktan biri öne çıktı, üstü başı yırtık bir kadın sordu "Bir bok bildiğin yok senin. Anca saçma sapan konuşuyorsun. Hiç mi bir şey öğrenmedin onca ölenden, idam edilenden. İnkar ediver be lanet olası herif, insanların ölmesinden bıktım artık. Neden gururunuzu yenip yaşamayı seçmezsiniz ki?" Bilge sinirlendi. Ama belli etmeden sözüne devam etti. As beni hakim. Artık yeter bu kadar beni dinledikleri. Sözümden dönmeyeceğim. Döndüremezsiniz.
Hakim yavaş hareketlerle idam hükmünü bilgenin boynuna astı. Bilge gülüyordu. Çünkü o idamlar için mutluluk duyan insanlar, o darağacına giderken mutsuz görünüyordu. Sanki onun asılmasını istemiyorlardı. Bilge gülmeye devam etti. Askerlerden bir tanesi gıcık olmuş olacak ki, dirseğini bilgenin suratına geçirdi. Ama kalabalık, bu hareketten hoşlanmadı. Yerden buldukları taşları askere fırlatmaya başladılar. Bilge askere kaçmasını söyledi. Asker korkarak zar zor platformdan aşağı atlayıp gözden kayboldu. Kalabalık bağırıyordu: "Zaten öldüreceksiniz, bir de utanmadan dövüyor musunuz? Nasıl saçmalık bu!" Bilge bağırdı. "Lütfen! Lütfen sessiz olun." Diğer kolundaki asker bilgeyi tabureye çıkarttı. Boynuna ip geçirilen bilge, kafasına çuval kapatılmadan önce son bir cümle daha söyledi. "Benim bildiklerim, o kadar fazlaydı ki aslında, eğer bir konuşsaydım, bana bir şeyler öğrettiğini sanan insanlar ne kadar aptal olduklarını anlayacaktı. Ama ben, sadece onları kırmak istemediğimden, onların aptallığını kendiminmiş gibi kabullendim. Ödülüm her zaman yalnızlık oldu. Ama önemli değil. Her insan bir parça zeki hissetmeli kendini." "Ve dedi bilge, bana bir şeyler öğrettiğini sananlar, kendi cehaletlerinde boğuluyorlar. Ve ben, hayatlarından çıktıktan sonra, ne kadar aptal olduklarını anlayacaklar. Ve ne kadar değersiz."
Kalabalık hiddetle hakime bakıyordu. Asker çuvalı bilgenin kafasına geçirdi. Cellada işaret etti. Tabure ayaklarının altından kaydı, gitti bilginin. Ama o, direnmedi bile. Sadece asılı, ölmeyi bekledi. Söyleyeceklerini söylemişti çünkü. Fakat tuhaf bir şey oldu o anda. Tüm kalabalık, hakimi ayaklarının altında ezerek öldürdü. Platforma ulaşmaya çalıştılar. Hepsi bilgini kurtarmak istiyordu. Bazıları platforma çıkarak yapmaya çalıştı bunu, bazıları da onu asanlara saldırarak. Bilgin belki yaşarken yapmak istediğini yapamamıştı. Ama artık, insanlar kendinden olanın suçundan iyice emin olmadan ölmesine izin vermeyecekti. Bir şeyler öğretmek istedikleri bilginden, hayatlarının en büyük dersini almışlardı.
"Su istiyorum" dedi bilgin. Suyunu getirdiler, tam içecekti ki hakim yağmurun iyice ıslatmış olduğu peruğunu düzelterek söze girdi: "Bugünlük yeterince dinledik seni, yağmur da iyice bastırdı. Zatürreden geberme diye bugünlük ara veriyoruz." Sözünü bitirdikten sonra askerlere bilgeyi zindana götürmelerini işaret etti kafasıyla. "Hep böyle midir?" diye sordu bilge askerlere. Fakat askerlerin konuşma izni yoktu. Bilge gülümsedi. Hafifçe şişman bedeni artık ayakta durmaktan yorulmuştu. İster zindan, ister mahzen. Oturmak istiyordu artık. Zindanın yarısı karanlık yarısı aydınlık soğuk ve uzun koridorunda yürürlerken, bilge, bugün olanları düşünüyordu. Hiç bir şey beklediği gibi gitmemişti. Akşama çıkacağını düşünmüyordu. O tüm bu düşüncelerinde kayıp iken, askerler kapıyı açtı, hızlı bir hamleyle bilgeyi içeri itip kapıyı kapattılar. Aldırmamıştı. Sonuçta emirleri uyguluyorlardı. "Kellelerini korumak için benimkinin gitmesine göz yumuyorlar, haklılar. Hayat devam etmeli" dedi, askerler gittikten sonra. Daha sonra yan taraftan güçsüz ama, bilgenin "saatlerce dinleyebileceği" türden bir ses yükseldi. Tahminen 45-50 yaşlarında olmalıydı. Sesinde yılların, tecrübelerin ve zindanın yorgunluğunun izleri vardı bu adamın. Bilge, tüm dikkatini gelen sese verdi. "İnsanlar" dedi adam. "Ne kadar tuhaflar, değil mi?" "Değişir" dedi bilge. "Hadi be oradan, nasıl değişirmiş? Sen hiç söylediğinin arkasında duran insan gördün mü!" Bilge, biraz şaşırmış olacak ki, "Neden buradasın?" diye sordu adama. Adam donuk bir sesle, düşünce suçu dedi. Bilge küstahça bir gülümseme ile karşılık verdi. "Bak, gördün mü. İkimiz de söylediklerimizin arkasında durduğumuz için buradayız" Yaşlı adam cevap vermedi. Beş-altı dakika sonra horultu sesleri yükseldi. Bilge gülümsedi, üşümemek için iki büklüm olup uykuya dalmaya çalıştı.
Şafak vakti normalde soğuk olsa da, zindanın soğuğu daha başkaydı. Bilge uyandığında yaşlı adamın yüzünü görebiliyordu. Adam çok rahattı, sanki zindanı benimsemişti artık. Bilge, adamın tavırlarından hoşlanmıştı. Sanki adam, onun uyanmasını bekliyor gibiydi. Bilge doğrulduktan sonra bundan emin oldu. Adam gerçekten de uyanmasını beklemişti. "Askerler geldi, öğlen yapacaklarmış duruşmayı. Tahminen akşamı göremeyeceğiz. Bugün hava güneşli olacak." Yaşlı adam bunları bir nefeste söyleyip, önündeki kapta duran bir parça ekmeği üç lokmada yedikten sonra Bilge'ye döndü: "Hangi dediğin işlerine gelmedi?" diye sordu. "Çalıştığım fabrikadaki işçilere maaşlarını vermiyorlardı. İsyan başlattım. Günün sonunda korkmayıp isyanı sürdüren tek adam bendim. Sözümden dönmedim yani." Bilge, yaşlı adamla aynı hızda konuşmaya başladığını fark etti. O da ekmeğini hızlıca bitirip yaşlı adama sordu: "Sen ne için buradasın?" Yaşlı adam hafif bir gülümsemeyle: "Yıldızların eninde sonunda öldüğünü söyledim. "Yıldızlar ölür mü hiç?" dediler. "Ölüyorlar" dedim. Nasıl öğrendiğimi söyleyince de büyücü dediler. Sözümden dönmedim yani" Derin bir sessizlik oldu. Biraz sonra askerler yaşlı adamı aldı ve götürdü. Bilge'nin sırası gelene kadar adam geri dönmedi.
"Onlara son bir şey anlatmalıyım" diye düşündü Bilge. "Öyle bir şey olmalı ki, herkesin içindeki isyankar ruhu açığa çıkarmalı." Ve bilgenin sırası geldi. Askerler, yine bir gün önceki gibi, hızlıca çekip çıkardılar bilgeyi zindandan. Dışarı çıktıklarında, sanki dünkü kalabalık hiç dağılmamıştı. Bu sefer yollar kuruydu ama. Yürümekte zorluk çekmiyordu. Her şey çok kolaydı. Sanki evren, onu kucaklamış gibiydi. Masaya doğru yürürken "Acaba ölümüm de bu kadar kolay olacak mı?" diye düşünüyordu darağacına bakarak. Etrafı izlerken gözü üstünde bolca sineğin uçuştuğu bir el arabasına ilişti. Yaşlı adamın cesedini gördü. Başıyla bir selam verdi ona. Görüşürüz, dostum der gibiydi.
Hakim yine oradaydı. Sanki başka nerede olabilirdi ki? Bilgeye dik dik baktı. Sonra döndü ve dedi ki "Bir bok bildiğin yok senin, boşu boşuna yaşamışsın. Bana son bir şey anlatmanı isteyecek olsam ne anlatabilirdin sanki? Boktan ve sefil hayat şartlarından şikayetlenmekten başka ne anlatabilirdin?" Hakim sustu, sadece hakim değil, alandaki her kes bir sessizlik içinde kaldı. Bilge, artık ölmekten korkmadığını fark etti. Ölmek, sadece bir adım olacaktı onun için. Farklı bir şey. Belki de az sonra söyleyecekleri bir çok kişinin hayatını değiştirecekti. Bunu bilemezdi, ama deneyip, en azından ölmeden önce bir, iki saniye de olsa, insanların gözlerinde haklı olduğunun kanıtını görebilecekti. Konuşmaya başladı: "Evet, belki bildiklerim sizin aklınıza uygun değildi. Belki benden fazla şey biliyordunuz. Ama size şunu söyleyebilirim ki, hepiniz, yanlış bir hayalin peşinden koşuyorsunuz. Tesadüflere inanıyorsunuz. Ufak tesadüfler mutlu ediyor sizi. Yolda yürürken gördüğünüz birinin size çarpmasını tesadüf olarak nitelendiriyorsunuz. Değil. Olamaz da. Eğer tesadüfler doğru olsaydı ben, tesadüfen buradan kurtulabilirdim. Dün kurtuldum, ama tesadüf değildi. Evren, benim içerdeki yaşlı adamla karşılaşmamı istedi, sırf ben, ölümden korkmaktan vazgeçeyim diye. İşe yaradı. Ve ben, biliyorum, bugün beni hiçbir şey ölümden kurtaramayacak. Ama mutlu öleceğim. Çünkü artık özgürüm. Korkmuyorum. İstediğiniz kadar benden fazla bilin. Umurumda olmayacak"
Kalabalıktan biri öne çıktı, üstü başı yırtık bir kadın sordu "Bir bok bildiğin yok senin. Anca saçma sapan konuşuyorsun. Hiç mi bir şey öğrenmedin onca ölenden, idam edilenden. İnkar ediver be lanet olası herif, insanların ölmesinden bıktım artık. Neden gururunuzu yenip yaşamayı seçmezsiniz ki?" Bilge sinirlendi. Ama belli etmeden sözüne devam etti. As beni hakim. Artık yeter bu kadar beni dinledikleri. Sözümden dönmeyeceğim. Döndüremezsiniz.
Hakim yavaş hareketlerle idam hükmünü bilgenin boynuna astı. Bilge gülüyordu. Çünkü o idamlar için mutluluk duyan insanlar, o darağacına giderken mutsuz görünüyordu. Sanki onun asılmasını istemiyorlardı. Bilge gülmeye devam etti. Askerlerden bir tanesi gıcık olmuş olacak ki, dirseğini bilgenin suratına geçirdi. Ama kalabalık, bu hareketten hoşlanmadı. Yerden buldukları taşları askere fırlatmaya başladılar. Bilge askere kaçmasını söyledi. Asker korkarak zar zor platformdan aşağı atlayıp gözden kayboldu. Kalabalık bağırıyordu: "Zaten öldüreceksiniz, bir de utanmadan dövüyor musunuz? Nasıl saçmalık bu!" Bilge bağırdı. "Lütfen! Lütfen sessiz olun." Diğer kolundaki asker bilgeyi tabureye çıkarttı. Boynuna ip geçirilen bilge, kafasına çuval kapatılmadan önce son bir cümle daha söyledi. "Benim bildiklerim, o kadar fazlaydı ki aslında, eğer bir konuşsaydım, bana bir şeyler öğrettiğini sanan insanlar ne kadar aptal olduklarını anlayacaktı. Ama ben, sadece onları kırmak istemediğimden, onların aptallığını kendiminmiş gibi kabullendim. Ödülüm her zaman yalnızlık oldu. Ama önemli değil. Her insan bir parça zeki hissetmeli kendini." "Ve dedi bilge, bana bir şeyler öğrettiğini sananlar, kendi cehaletlerinde boğuluyorlar. Ve ben, hayatlarından çıktıktan sonra, ne kadar aptal olduklarını anlayacaklar. Ve ne kadar değersiz."
Kalabalık hiddetle hakime bakıyordu. Asker çuvalı bilgenin kafasına geçirdi. Cellada işaret etti. Tabure ayaklarının altından kaydı, gitti bilginin. Ama o, direnmedi bile. Sadece asılı, ölmeyi bekledi. Söyleyeceklerini söylemişti çünkü. Fakat tuhaf bir şey oldu o anda. Tüm kalabalık, hakimi ayaklarının altında ezerek öldürdü. Platforma ulaşmaya çalıştılar. Hepsi bilgini kurtarmak istiyordu. Bazıları platforma çıkarak yapmaya çalıştı bunu, bazıları da onu asanlara saldırarak. Bilgin belki yaşarken yapmak istediğini yapamamıştı. Ama artık, insanlar kendinden olanın suçundan iyice emin olmadan ölmesine izin vermeyecekti. Bir şeyler öğretmek istedikleri bilginden, hayatlarının en büyük dersini almışlardı.
