Sağ kalmak istiyorsan, diyordu eski bir dostum, en az bir kere kendi içinde ölmen gerek. O zamanlardaki fazla mutlu ruh halimden miydi, yoksa başka bir sebepten mi bilinmez, bu söylediği sözü pek dikkate almazdım. Hatta onunla olan uzun sohbetlerimizden sonra söylediklerini hep düşünürdüm. Ama o sözü üzerine hiç kafa patlatmamıştım. Ama sanırım şimdi anlamaya başlıyorum söylemek istediklerini. Böyle bir söylemde bulunurken aslında iki şeyden bahsediyor olabilir diye düşündüm; Birincisi, yaşamak için elindeki tek sebebi kaybetmek. İkincisi, kaybedilen şeylerin neden kaybedildiğini bulup, onlardan ders çıkarmak. Ama dönüp onun hayatına baktığımda elimde kalan tek seçenek ilki oluyor. Çünkü onu her ne kadar sevsem de, sevmediğim tek huyu hatalarından asla ders almayan bir adam olmasıydı. Bize aşkın ne kadar gereksiz ve zararlı bir şey olduğunu defalarca söyledikten sonra gidip aşık olması, ve bu aşkın ona kafasındaki saçların neredeyse yarısını kaybettirmesi, ve hala buna rağmen aşkını savunması her zaman bizi hem üzmüş, hem de güldürmüştür. Ama dedim ya, her şeye rağmen o ve söyleyecekleri dünya üzerindeki her şeyden daha önemlidir benim için. bizim için daha doğrusu. Anlamlandıramadığım pek çok şey var aslında onunla alakalı. Mesela bazı günler hayatınızda görüp görebileceğiniz en çocuksu insandı. Bazı günler ise genç yaşına rağmen sanki hayattaki her şeyini kaybetmiş, kumar borcunda yüzen ellili yaşlarının ortasında bir adam. Ama en iyi bildiğim şey, istediği şeylerden asla vazgeçmiyor oluşuydu. Pek belli etmese de, hayatımda görüp görebileceğim en hırslı insanların başında gelirdi. Hatta en hırslısıydı diyebilirim. Her konuda istediğini alırdı. Bunun sebebi ne çok zengin, ne de çok başarılı olmasıydı. Evet, başarılıydı. Ama en büyük etken, belki de tek etken, gerçekten ne istediğini biliyor olmasıydı. Ne bir eksiği, ne de bir fazlası. Ve onu mahveden tek şey, yani kendi söylediğine göre onun kafasını tek karıştırabilen, ona tek acı verebilen şey, sevgilisiydi. 

Bize bir keresinde aşkını şöyle anlatmıştı; "Beni ve sevgilime olan hislerimi anlamak için evliya olmanıza gerek yok dostlarım. Siz hiç ilk günkü şiddeti ile kanayacağını bildiğiniz halde kabuk bağlayan bir yaranızın kabuğunu kaldırdınız mı? Eğer kaldırdıysanız, benim O'nu her düşündüğümde hissettiklerimi anlayabilirsiniz." Bu sözü üzerine çok düşünmüştüm. Kabuğu kaldırmasının amacını hiç anlayamadım. Belki kanayacağını biliyordu. Çekeceği acıyı kabulleniyordu. Ama belki de, kabuğu her kaldırışının altında "belki bu sefer kanamaz" umudu vardı. Bunu hiç öğrenemeyeceğimi biliyorum. Bize asla bu konuda bir detay vermez. Bizi düşündürmeyi çok sever. Ama istediğinde ağzımızdan her şeyi dökebilir. Bakışları bize sanki sorgu odasındaymışız hissi vermeye yeterli olurdu bazen. Yani söylemek istediğim, o bize gram detay vermezken, biz, tüm açıklığımızla ona dökülürdük. Her şekilde bize yardım etmeye çalışırdı. Maddi, manevi. Fakat asla yardım kabul etmezdi. Kendi söylediğine göre o bir "vericiydi" karşılık beklemeden verirdi. Aslında bakarsanız, karşılık konusuna hiç katılmazdı. Ben derdi, sizin sandığınızın aksine çok şey alıyorum. Sıcak bir gülümseme mesela. Yüzüne gülümsemek yakışan insanların somurtması beni mutlu eden bir şey değil. Hayatımda böyle bir insan olduğu için bazen kendimi çok şanslı hissederdim. Bazen de ona imrenirdim. Hep mutlu, hep yardımseverdi. Başına gelenler onun için bir şey ifade etmezdi. Her zaman başkalarının daha büyük şeyler yaşadığını düşünürdü. Onun dertlerinden daha büyük, daha çözümsüz. Ve bir gün ölüp gidersem diyordu, sadece beni iyi hatırlamanızı isterim. Bunu neden söylerdi hiç anlam veremedim.  Koca mahallede ona kötü diyecek tek bir insan tanımadım. Sevgilisiyle araları ne kadar bozuk olsa da, sevgilisinden bile yanlış bir şey duymadık hiç. Ama aralarının bozulma sebeplerini de hiç anlayamadık. Sürekli ayrılırlar, sonra birbirlerini özlerler ve geri birleşirlerdi. Fakat bu, hep böyle gitmedi. Bu seferki kavgalarında tamamen ayrıldılar. Kız buradan yaklaşık 3 saat süren bir şehre taşınmış. O da bu konuyu kökten kapatmayı tercih etti. Kimseyle konuşmuyordu. Lafı açılınca da her zamanki şeyler olduğunu, sadece bu seferkinin ikisinin de kontrolünden çıktığını söylüyordu. Üstüne gitmekten pek hoşlanmazdık. Çünkü yoğun iş saatlerimizin arasında zar zor haftada bir kez yapabildiğimiz bu samimi, sıcak sohbet akşamlarına gergin bir hava katıp onu rahatsız etmek istediğimiz son şeydi.

Hayatına sokmak istediği insanlara pek yanaşamazdı. Genelde ilk adımı hep karşıdakilerden beklerdi. Bizimle de böyle tanışmıştı. Üniversite yıllarımızda arkada oturan sessiz çocuktu. Biz ise, sınıftaki diğer insanların aksine, onun dalga geçilemeyecek kadar derin biri olduğunun farkındaydık. Derslerde pek konuşmazdı, sadece notlarını alırdı. Dışarıdan o kadar soğuk ve somurtkan bir insan ki, inanın bana görseniz, sanki ona edeceğiniz ilk kelimede size ağız dolusu küfür edip mekanı terk edecek biri bir duruşu vardı. Altı ayımız suspus geçti. İçimizden kimse onunla konuşmaya cesaret edememişti. Ta ki, bir gün ben sıkılıp konuşana kadar. Diğerleri korkulu gözlerle beni izliyorlardı. Yemeğimi aldım, masasına doğru yürüyordum ki, okuduğu kitabın arasına bir kağıt parçası koyup, beni kibarca masasına davet etti. Sanırım yanına geldiğimi fark etmemişti, ya da yalnızlığını kabullenmek istemiyordu. Ya da, en düşük ama şimdi daha mantıklı gelen ihtimal, hayatında bir kez olsun ilk adımı kendisi atmak istemişti. Dışarıdan görünüşünün sertliğine rağmen, öğle yemeği boyunca süren sohbetimizde sanki onu doğduğum günden beri tanıyormuşum gibi hissettirdi bana. Fakat bu hisse fazla güvenmiş olacağım ki, ona neden insanlarla konuşmadığını sordum. Cevap vermedi, saatini kontrol etti ve kibarca gülümseyerek gitmesi gerektiğini söyledi. Paltosunu giyerken bana elini uzatıp "sohbetiniz çok hoşuma gitti. Yarın yine aynı saatte masama oturmanızı çok isterim" dediğinde teklifini geri çevirmeye hiç niyetim yoktu. Söylemese bile gidip oturacaktım zaten. Sonra masadan kalkıp arkadaşlarımın yanına gittim. Arkamı döndüğümde gitmişti. Ama sanırım ben o soruyu sormasam o masayı hiç terk etmeyecekti. Ve masayı terk etme sebebini sonradan anlamıştım. Kendini bir yabancıya açmaya hazır değildi. Yapısı gereğince kimseyi kırmak istemiyordu, eğer o masada kalsaydı beni kırmamak için anlatmak zorunda kalacaktı. O da reddetmenin daha kibar halini buldu, ve ilk fırsatta o günkü konuşmamıza bir son verdi. Akşam eve döndüğümüzde bu hareketinden ne kadar etkilendiğimi arkadaşlarıma anlattım. Ertesi gün masasına onlar da gelmek istedi. Oturduk. Ama gelmedi. Sonra yemekhanede gördüm onu. Bana selam verip, yandaki boş masaya oturdu. İşte o an, ona yaptığım büyük saygısızlığı anladım. Yerin dibine girmek istiyordum. Dediğim gibi, hayatına girmek için bizzat onunla konuşmanızı istiyordu. Yani arkadaşlarım eğer onunla samimi olmak istiyorlarsa kendileri bir adım atmalıydılar. Arkadaşlarıma durumu anlattığımda, hepsi benden özür diledi. Ve onun istediği yoldan tanıştık. Her gün öğlen, yemekhanede, kitaplar, yazarlar, felsefe, din üstüne konuşmalar yapıyorduk. Üniversite yıllarımızdan kalma bir alışkanlık olarak hayatımıza girdi bu buluşmalar. Çünkü böyle tanışmıştık. Hatıraları canlı tutmayı hepimiz seviyorduk. Hatıraları canlı tutuyorduk, ama asla geçmişe özlem duymuyorduk. 

Dün akşam yine otururken insanların ne kadar kararsız olduğundan bahsediyorduk. O, yine kendine has tavrı ile bize karşı çıktı. İnsanlar, dedi, "kararsız değiller. Ne istediklerini biliyorlar ama harekete geçemeyecek kadar korkaklar. Herkes sizden değişmenizi ister, ama nasıl biri olmanızı istediklerini söylemezler. "Eskisi gibi" derler. Ama geçen zaman, sadece geçmiştir. Kimse asla tekrar eskisi gibi olamaz. Olmamalıdır. Tüm insanlar kurtarıcıya ihtiyaç duyar, ama hiçbiri kurtarılmak istemez. Yine aynı insanlar hayatın sabır işi olduğunu söyler, ama kimse sabır etmeye gönüllü değildir." Bu sözleri hepimizi derinden etkilemişti. Ama bilmediğimiz şey, onu son görüşümüzün bu olacağıydı. Bu sabah ölüm haberini aldık. Kendini asmış. Ve işte o an anladık ki, biricik dostumuzun aslında bize söylediği her şey, ama her şey, aslında sessiz bir yardım çığlığından başka bir şey değilmiş. Kuratıcıya ihtiyacı var, ama kendini bir başkasının kurtarmasına izin vermeyecek kadar gururlu,  hayatta daha güzel günler geleceğini biliyor, ama o kadar beklemeye sabrı kalmamış. İnsanların onunla iletişim kurmalarını istiyor, ama insanların ondan ve mizacından korkmasından sıkılmış. Ve en önemlisi, kendi sözüne, tavsiyesine yine uyamamış. Sağ kalmak için, kendi içimizde bir kez ölmemiz gerekti. Ama o içinde ölmek istemedi. Sadece ölmek için doğru zamanı bekledi. İnsanlara karşı pek çok hata yaptı. Aşkını tıpkı kurak bir bölgeye yağacak bir yağmur yerine koyup ruhunun ateşini söndürecek o yağmur için dua etti, ama çamuruna hazırlıklı değildi. Belki de hayatı boyunca pişman olduğu tek şey buydu. Ama aynı hatayı defalarca kez yaptı. 

 Çünkü hatalarından asla ders almazdı. Ama bizim hata yapmamamız için elinden geleni yapardı. 


Ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Hala da bilmiyorum. Ama emin olduğum tek şey, buradan sağ kurtulamayacağım. Burası soğuk, itici ve çıldırtıcı. Her gece dizlerimden yukarı doğru o irkilmeyi bana yaşatan yel, artık alıştığım bir durumdu. Tekçe ona alışmamıştım tabi, kendimi daha yakından tanımış, neden insanlarla iyi geçinemediğimi anlamıştım. Ve neden bu karanlık ve ıssız yerde olduğumu da. Edebi becerileri neredeyse yok denebilecek kadar az bir insan olarak, sadece can sıkıntısından karalıyorum bu satırları. Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bir şeye başlamak her zaman zorlamıştır beni. Ama önce, neden insanların benden hoşlanmadığını anlatmam gerekecek. Bazıları hoşlanmadığından gider hayatımdan, bazıları da beni yanlış tanıdıkları için. Benden hoşlanmayanlar her zaman basit gerekçelere sahipler. Burnum havada, yaptığım işle fazlaca övünürüm. İnsanların yüzüne hatalarını vurmaya bayılırım. Karakter olarak böyle oturmuşum. Engel olamıyorum. Hatta, bu soğuk zindanda ölümle kucak kucağa yaşadığımın farkında olsam bile, hala, yanımda kendi zihnimden başka bir şeye ihtiyaç duymuyorum. Yalnızlık benim kaderim. Kabullenirseniz gerçekler daha az acıtacaktır. Bunu fark ettiğimden beri daha az acı çekiyorum sanki. Belki de gerçek böyle olmasa bile, kendimi fazlasıyla iyi avutuyorum demektir. İşe yarıyorsa, beni mutlu ediyorsa, benim inancıma göre doğrudur ve tektir. 

Bu zindanda kaldığım süre boyunca fark ettiğim bir diğer şey de, bir anda insanların gözünde nasıl unutulup değersizleştiğim oldu. Acaba gece uyumadan önce benimle ilgili mutlu hayaller kuran bir insan var mıydı hala? Belki vardır, belki yoktur. Bir değiş vardır. "Dünya üzerinde ismini bilen son kişi de öldüğünde, tamamen unutulmuş olacaksın." Belkilerden kastım tam olarak bu işte. Belki de ben, ölmeden unutuldum. Bunu asla bilemeyeceğim. Çünkü eğer buradan çıkarsam yeniden hatırlayacaklar, çıkamazsam da, belki de adımı bilen bir kaç kişi olacak dışarıda. İnsanların sizi sevmesi için fazla uğraşıyorsunuz derdi ustam. Demirci dükkanında çıraklık yaparken yazarlığa merak sardığımı duyunca benden bir bok olmayacağını da söylemişti. Ama ayrıca başka bir şey daha söyledi ki, o çoktan ölüp gitmiş olsa bile, sesi hala kulaklarımda. "Bu ülkede yazar olup, söyleyeceklerini fazla cüretkar söylersen, sonun ya ölümdür ya zindan. Ötesi yok evladım. Kılıcını döv, ekmeğini ye." Belki de öyle yapmalıydım. Dedim ya, ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Ben de öylece sürüklenmeyi seçtim. Kaderler kaçınılmazdır aslında. Sizce de öyle değil mi?

Kaderlerimizden kaçamıyoruz. Bazı insanların kaderi, hayatlarını onlardan çalıp, bir daha geri vermemeye eğilimli insanlara hayatlarını kolayca teslim ederler. Ve ömürlerinin sonuna kadar büyük bir pişmanlık içinde yaşayıp ölürler. Benim için, kendi adıma inandığım tek gerçek, asla ve asla, ne olursa olsun, karşınızdaki sizin için ne ifade ediyorsa etsin, kalbinin kırılacağını bilseniz bile, size ters gelen her şeye karşı çıkın. Var olmak için hayır diyebilmeyi öğrenmeliyiz. Hepimiz, evet demekten yorgun düşmüş askerleriz aslında. Birine evet diyerek, onların sırtındaki yükü kendi sırtımıza alıyoruz. Ama herkes kendi yükünü taşımalıdır hayatta. Kimse sizinle birlikte doğmuyor, sizinle birlikte de ölmeyecek. Belki sizinle birlikte yaşıyor olabilirler, ama asla, sizinle aynı fikirleri paylaşmıyorlar. İnsanlar aynı fikirleri çabucak kabul etse dünya yaşanmaz bir hale gelirdi. Düşünsenize, herkes, her gün aynı şeyi yapıyor, aynı şeyleri konuşuyor. Yazarlar sadece hükümeti övüyor. Eleştirmenler sadece yazarları yeriyor. Böyle bir dünyada yaşamak istemezdim. Kimse istemezdi. İşte bu yüzden farklılıklar olmak zorundadır. Bizim gibi fikirlerini savunan insanlar insanlara ibret olsun diye öldürülmüyor olsa, belki de asla istediğimiz kadar kişiye ulaşamazdık. Ama bir amaç uğruna ölmek, merak edilmenizi sağlıyor. Tüm insanlığı geliştiren şey de bu değil miydi? Merak. 

İşte kaderimizi çıkmazlara sürükleyen de merakımızdır. Biz merak ettikçe öğrenmek isteriz. Öğrendikçe tatmin olacağımıza daha çok merak etmeye başlarız. Düşünüyorum da, acaba merak etmeden yaşamak nasıl bir şey? Zamanında tanıştığım bir bilge, merak etmeyen insanın içinin çürüdüğünü söylemişti. Günlerce bu sözün ne anlama geldiğini düşündüm. Sonunda, işte bu gün anlamıştım. Yazmaya başladım. Çünkü artık merak etmeyi kesmiştim. Dışarıda olanlar umurumda değildi. İnsanların benim hakkımda ne düşündüğü önemli değildi. İçim çürümeye başlıyordu ve o rahatsız edici kokusu, beni merak etmekten alı koyuyordu. Sadece tamamen çürüyüp öleceğim günü beklemeye, merak etmeye başladım. Ama sonra, ondan da vazgeçtim. Vazgeçtim çünkü beklemenin bir mantığı yoktu. Eninde sonunda, beni öldürecek şey ayağıma gelecekti. Ama sonumun ölüm olduğunu içimdeki tüm hücrelerim, organlarım biliyordu. Ölecektik. O kadar uzun süre karanlıkta kaldım ki, gözlerim mum ışığından daha parlak bir ışık görürse bile beynimin patlayacağını düşünüyordum. Yani ölmem için birden çok sebebim vardı. 

Belki de yazdıklarımda anlatmak istediklerimi anlatamıyorum. Ama dedim ya, ben sadece konuştum, hiç yazmadım. Bu yüzden acemiyim bu konuda. Saçma sapan geliyor yazdıklarım okudukça. Konudan konuya, oradan oraya koşarak ilerliyorum sanki önümdeki dümdüz yolu. Yapacağım tek şey tek bir doğrultuda ilerlemek iken, ben hiç bir yere çıkmayan yan yolları tercih ediyorum.

Hayatımdan bir bir eksilen dostlar, benim için artık bir şey ifade etmiyordu. Çünkü Tanrı'nın öldürerek ölümsüzleştirdiklerine değil, ölümlü hayatını yaşamakta olan zavallılara acımam gerek. En başta da kendime. Bir kere öldükten sonra bir kere daha ölemeyiz. Ama ölmediğiniz her an ömrünüzden şüphe ederek yaşarız. Diriyken ölmek istemediğimiz gibi, ölüyken de dirilmek istemeyiz. Mevsimler değişti, dolayısı ile ben de. Ama değişmeyen tek şey, felsefeye ve varoluşuma olan sevgim oldu. Bana beynimi kullanmayı öğreten herkes benim için bir Tanrı figürüydü.  Bu yüzden hayatımdan çıkanlar da bir şey kaybetmiyor, ben de. Ama eğer beynimi kaybedersem kendimi de kaybederim. Başkasına minnet etmiyorum. Başkasını beynimin içine sokmak istemiyorum artık. Beynimde çok yer var, ama hiç biri bana kızacak, bağıracak insanlar için değil. Aklı sadece tek yönlü çalışan, okumayan insanlardan da sıkılıyorum. Okumayı bilmedikleri için öğrenmeye istekleri de yok. Yemek yemekten başka bir aktivite yapmazlar, günlerce yemek verseniz oturur yerler. Ama her şeyin doğrusunu da onlar bilir. Ama aslında farkında değildirler ki onlardan öğrenebileceğim tek şey yemek tarifleri olabilir.  

Düşüncelerinizin dışında bir kez çıkarsanız, vermemeniz gereken değerleri, hak etmeyen kişilere verirseniz, egonuz ile mücadele edip aksini savunduğunuz şeyleri kabullenirseniz, zayıf görünürsünüz. Bu zindana düşmeden önce yaptığım en basit hata buydu diye düşünürdüm. Ama benliğinizden ödün vermek, hayatınızın temelini yerinden oynatır. Ve size tavsiye olarak vereceğim son şey, asla ve asla, olmadığını bildiğiniz halde birinin sizden daha üstün olduğunu iddia etmeyin, kabullenmeyin. Kimse kimseden üstün değildir. Ama bazıları, bazılarından daha alçaktır. Dünya üzerinde hiç bir zaman denge yoktur. Aptallar olmasa zekiler kendini gösteremezdi. Ve satırlarıma devam ettikçe, saçmalamaya da devam ediyorum sanırım. Ama devam edeceğim. Ellerim kanayana kadar, o an içimden ne yazmak geliyorsa yazacağım. 

Gardiyanlar yeni mum getirecekti. Bir üstteki paragrafı yazışımın üzerinden 4 gün geçti. İdam günüm yarın. Yani elimi çabuk tutmam gerekiyor. Söyleyeceklerimi de unuttum zaten. Son paragrafımda, dünyaya söyleyeceğim son sözlerimi şöyle ifade etmeye çalışacağım. Eğer varolmak ve saygı görmek istiyorsak, susmamalıyız. Kabullenmemeliyiz. Susmanın erdem olduğunu söyleyenler aptaldır. Gerekli gereksiz her zaman konuşanlar da öyle. Sadece ne söyleyeceğini, kime söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini ve kendini nasıl ifade edebileceğini bilenler hayatta kalır ve saygı görür.

Askerlerin seslerini duyuyorum. Beni almaya geliyorlar.

At arabasının nalları taştan yola çarptıkça arabanın hafif hafif zıplamaları piposunu içmesini zorlaştırıyordu. Ama yinede, o tombul suratındaki tedirgin-mutlu gülümseme hiç kaybolmadı. Belki de idam edilecekti bir saat sonra. Ama o, yinede gülümsüyordu. Araba durdu. Tüm o kalabalık, O'nu görmek için heyecanla ve bağırış çağırışlar içinde bekliyorlardı. En sonunda yanındaki iki asker, onu çamurlu yola indirmeye başardı. Kalabalığın arasından açık mahkemeye yürütüldükçe insanlar şaşkın gözlerle izliyorlardı. En son, yağmurun ıslattığı kağıtlarla dolu bir masanın önünde durdular. Hakim kılıklı bir adam, sordu: "Ne için burada olduğunu biliyor musun?" "Evet" dedi. "Beni asacaksınız." Hakim dik bakışlarını daha da dikleştirerek "Biz, insanlardan savunmalarını duyana kadar onları asmayız, evlat. Önce seni yargılayacağız" "Yargılanmak!" Haykırırcasına söyledi. "Neden yargılanmam gerekiyor ki? Söylediklerim işinize gelseydi zaten burada olmazdım. Korkaklık edip, söylediklerimi geri çekersem ne anlamı var bu kadar organizasyonun? Buraya gelen bunca insan, çocuklu büyüklü fark etmeksizin, hepsi benim o ipte sallandırılmamı izlemek için geldi. Bu kalabalığa kurban vermelisiniz. Çünkü onlar açlar. Ben olmasam da, bir başkasını asmak zorunda kalacaksınız. Ta ki sıra, kalabalıkta bekleyenlerden birine gelene kadar. İşte o zaman anlarlar ne yaptığınızı." Hakim, duydukları hoşuna gitmiş olacak ki, yerinden kalkarak kalabalığa bir nara koparırcasına bağırdı: "Buraya idam izlemeye mi geldiniz?" Kalabalık, çok emin bir şekilde, hep bir ağızdan, "hayır, biz buraya öğrenmeye geldik." Şaşırmıştı, çünkü buraya kadar gelip, geri dönemeyeceğini biliyordu. "Konuşmama izin verin o zaman. Sadece öğrenmek istediklerinizi sorun" konuşurken sesi fazlaca titriyordu. Gülümsemesi, yerini derin ve tedirgin bir seyirmeye bırakmıştı. Stres seviyesi arttığında olurdu bu.

Kalabalıktan genç bir oğlan çıktı, "Bahse girerim ki, aşkın ne demek olduğunu bilmezsin sen, anlat bize de doğrusunu öğretelim sana" dedikten sonra, kalabalığın içinde yeniden kayboldu. Boğazını temizledi, son bir defa gür sesine yeniden ihtiyacı vardı. Ve o an konuşmak için ihtiyacı olan her şeye sahip olduğunu hissettiğinde başladı: "Aşk, bana göre nedir? Bana sorduğunuz soru tam olarak buydu. Çünkü aşkın tek bir tanımı olamaz. Bana çok farklı şeyler anlatır aşk. Ben aşkı sevmem. Aşk bana kişiliğimden ödün verdirir. Aşık olduğumu hissettiğim gün, artık eski hayatımı geri alamayacağımı biliyordum. Çünkü asla sonsuza dek sürmez, süremiyor. Sürdüremezsiniz. Aşıkken tamamen severseniz, kaybedersiniz. Tamamen şüphe ederseniz, kaybedersiniz. Tamamen nefret edersiniz, kaybedersiniz." Gencin sesi tekrardan duyuldu, "Peki ne yapsak kaybetmeyiz?" Aşk dedi, "Aşk, size bir kez geldiği zaman, ne kadar zarar göreceğinizi bilirseniz bilin, teslim olun. Hep sevin, ama hep nefret edin. Hep şüphe duyun ama hep güvenin. Hem mutsuz olun ama hem mutlu olun. Mutsuz olun, çünkü kesinlikle bir gün sona erecek. Mutlu olun, çünkü şu an sizinle. Şüphe edin, şüphe edin ki alacağınız önlemleri planlayabilin. Güvenin, güvenin ki, hayatınız daha huzurlu geçebilsin. Ve sevin. Sevin ki sevilin. Ve Nefret edin. Nefret edin ki, insan olduğunuzu unutmayın. Bağımsız olduğunuzu. Farklı hisler tadabileceğinizi. Kararlar verebileceğinizi.

Bu sefer başka bir adam geldi kalabalıktan, sessizce durdu önce. Boğazını temizledi ve sordu "Ayrılık nedir peki? Bize ayrılığın senin için ne demek olduğunu anlat" dedi. Hakim, eline aldığı piposunu ince ama hızlı yağan yağmura rağmen yakmaya çalışırken söze girdi yorgun ama gözleri ışık saçan tombul suratlı bilgin: "Ayrılık, bizi biz yapan şeydir. Verdiğimiz her kararda bir şeyler kaybederiz, ama fazlasını kazanırız. İşte ayrılık budur benim için. Hayatın ta kendisi. Çünkü her gün, her saat bir şeylerden ayrılırız."

"Su istiyorum" dedi bilgin. Suyunu getirdiler, tam içecekti ki hakim yağmurun iyice ıslatmış olduğu peruğunu düzelterek söze girdi: "Bugünlük yeterince dinledik seni, yağmur da iyice bastırdı. Zatürreden geberme diye bugünlük ara veriyoruz." Sözünü bitirdikten sonra askerlere bilgeyi zindana götürmelerini işaret etti kafasıyla. "Hep böyle midir?" diye sordu bilge askerlere. Fakat askerlerin konuşma izni yoktu. Bilge gülümsedi. Hafifçe şişman bedeni artık ayakta durmaktan yorulmuştu. İster zindan, ister mahzen. Oturmak istiyordu artık. Zindanın yarısı karanlık yarısı aydınlık soğuk ve uzun koridorunda yürürlerken, bilge, bugün olanları düşünüyordu. Hiç bir şey beklediği gibi gitmemişti. Akşama çıkacağını düşünmüyordu. O tüm bu düşüncelerinde kayıp iken, askerler kapıyı açtı, hızlı bir hamleyle bilgeyi içeri itip kapıyı kapattılar. Aldırmamıştı. Sonuçta emirleri uyguluyorlardı. "Kellelerini korumak için benimkinin gitmesine göz yumuyorlar, haklılar. Hayat devam etmeli" dedi, askerler gittikten sonra. Daha sonra yan taraftan güçsüz ama, bilgenin "saatlerce dinleyebileceği" türden bir ses yükseldi. Tahminen 45-50 yaşlarında olmalıydı. Sesinde yılların, tecrübelerin ve zindanın yorgunluğunun izleri vardı bu adamın. Bilge, tüm dikkatini gelen sese verdi. "İnsanlar" dedi adam. "Ne kadar tuhaflar, değil mi?" "Değişir" dedi bilge. "Hadi be oradan, nasıl değişirmiş? Sen hiç söylediğinin arkasında duran insan gördün mü!" Bilge, biraz şaşırmış olacak ki, "Neden buradasın?" diye sordu adama. Adam donuk bir sesle, düşünce suçu dedi. Bilge küstahça bir gülümseme ile karşılık verdi. "Bak, gördün mü. İkimiz de söylediklerimizin arkasında durduğumuz için buradayız" Yaşlı adam cevap vermedi. Beş-altı dakika sonra horultu sesleri yükseldi. Bilge gülümsedi, üşümemek için iki büklüm olup uykuya dalmaya çalıştı.

Şafak vakti normalde soğuk olsa da, zindanın soğuğu daha başkaydı. Bilge uyandığında yaşlı adamın yüzünü görebiliyordu. Adam çok rahattı, sanki zindanı benimsemişti artık. Bilge, adamın tavırlarından hoşlanmıştı. Sanki adam, onun uyanmasını bekliyor gibiydi. Bilge doğrulduktan sonra bundan emin oldu. Adam gerçekten de uyanmasını beklemişti. "Askerler geldi, öğlen yapacaklarmış duruşmayı. Tahminen akşamı göremeyeceğiz. Bugün hava güneşli olacak." Yaşlı adam bunları bir nefeste söyleyip, önündeki kapta duran bir parça ekmeği üç lokmada yedikten sonra Bilge'ye döndü: "Hangi dediğin işlerine gelmedi?" diye sordu. "Çalıştığım fabrikadaki işçilere maaşlarını vermiyorlardı. İsyan başlattım. Günün sonunda korkmayıp isyanı sürdüren tek adam bendim. Sözümden dönmedim yani." Bilge, yaşlı adamla aynı hızda konuşmaya başladığını fark etti. O da ekmeğini hızlıca bitirip yaşlı adama sordu: "Sen ne için buradasın?" Yaşlı adam hafif bir gülümsemeyle: "Yıldızların eninde sonunda öldüğünü söyledim. "Yıldızlar ölür mü hiç?" dediler. "Ölüyorlar" dedim. Nasıl öğrendiğimi söyleyince de büyücü dediler. Sözümden dönmedim yani" Derin bir sessizlik oldu. Biraz sonra askerler yaşlı adamı aldı ve götürdü. Bilge'nin sırası gelene kadar adam geri dönmedi.

"Onlara son bir şey anlatmalıyım" diye düşündü Bilge. "Öyle bir şey olmalı ki, herkesin içindeki isyankar ruhu açığa çıkarmalı." Ve bilgenin sırası geldi. Askerler, yine bir gün önceki gibi, hızlıca çekip çıkardılar bilgeyi zindandan. Dışarı çıktıklarında, sanki dünkü kalabalık hiç dağılmamıştı. Bu sefer yollar kuruydu ama. Yürümekte zorluk çekmiyordu. Her şey çok kolaydı. Sanki evren, onu kucaklamış gibiydi. Masaya doğru yürürken "Acaba ölümüm de bu kadar kolay olacak mı?" diye düşünüyordu darağacına bakarak. Etrafı izlerken gözü üstünde bolca sineğin uçuştuğu bir el arabasına ilişti. Yaşlı adamın cesedini gördü. Başıyla bir selam verdi ona. Görüşürüz, dostum der gibiydi.

Hakim yine oradaydı. Sanki başka nerede olabilirdi ki? Bilgeye dik dik baktı. Sonra döndü ve dedi ki "Bir bok bildiğin yok senin, boşu boşuna yaşamışsın. Bana son bir şey anlatmanı isteyecek olsam ne anlatabilirdin sanki? Boktan ve sefil hayat şartlarından şikayetlenmekten başka ne anlatabilirdin?" Hakim sustu, sadece hakim değil, alandaki her kes bir sessizlik içinde kaldı. Bilge, artık ölmekten korkmadığını fark etti. Ölmek, sadece bir adım olacaktı onun için. Farklı bir şey. Belki de az sonra söyleyecekleri bir çok kişinin hayatını değiştirecekti. Bunu bilemezdi, ama deneyip, en azından ölmeden önce bir, iki saniye de olsa, insanların gözlerinde haklı olduğunun kanıtını görebilecekti. Konuşmaya başladı: "Evet, belki bildiklerim sizin aklınıza uygun değildi. Belki benden fazla şey biliyordunuz. Ama size şunu söyleyebilirim ki, hepiniz, yanlış bir hayalin peşinden koşuyorsunuz. Tesadüflere inanıyorsunuz. Ufak tesadüfler mutlu ediyor sizi. Yolda yürürken gördüğünüz birinin size çarpmasını tesadüf olarak nitelendiriyorsunuz. Değil. Olamaz da. Eğer tesadüfler doğru olsaydı ben, tesadüfen buradan kurtulabilirdim. Dün kurtuldum, ama tesadüf değildi. Evren, benim içerdeki yaşlı adamla karşılaşmamı istedi, sırf ben, ölümden korkmaktan vazgeçeyim diye. İşe yaradı. Ve ben, biliyorum, bugün beni hiçbir şey ölümden kurtaramayacak. Ama mutlu öleceğim. Çünkü artık özgürüm. Korkmuyorum. İstediğiniz kadar benden fazla bilin. Umurumda olmayacak"

Kalabalıktan biri öne çıktı, üstü başı yırtık bir kadın sordu "Bir bok bildiğin yok senin. Anca saçma sapan konuşuyorsun. Hiç mi bir şey öğrenmedin onca ölenden, idam edilenden. İnkar ediver be lanet olası herif, insanların ölmesinden bıktım artık. Neden gururunuzu yenip yaşamayı seçmezsiniz ki?" Bilge sinirlendi. Ama belli etmeden sözüne devam etti. As beni hakim. Artık yeter bu kadar beni dinledikleri. Sözümden dönmeyeceğim. Döndüremezsiniz.

Hakim yavaş hareketlerle idam hükmünü bilgenin boynuna astı. Bilge gülüyordu. Çünkü o idamlar için mutluluk duyan insanlar, o darağacına giderken mutsuz görünüyordu. Sanki onun asılmasını istemiyorlardı. Bilge gülmeye devam etti. Askerlerden bir tanesi gıcık olmuş olacak ki, dirseğini bilgenin suratına geçirdi. Ama kalabalık, bu hareketten hoşlanmadı. Yerden buldukları taşları askere fırlatmaya başladılar. Bilge askere kaçmasını söyledi. Asker korkarak zar zor platformdan aşağı atlayıp gözden kayboldu. Kalabalık bağırıyordu: "Zaten öldüreceksiniz, bir de utanmadan dövüyor musunuz? Nasıl saçmalık bu!" Bilge bağırdı. "Lütfen! Lütfen sessiz olun." Diğer kolundaki asker bilgeyi tabureye çıkarttı. Boynuna ip geçirilen bilge, kafasına çuval kapatılmadan önce son bir cümle daha söyledi. "Benim bildiklerim, o kadar fazlaydı ki aslında, eğer bir konuşsaydım, bana bir şeyler öğrettiğini sanan insanlar ne kadar aptal olduklarını anlayacaktı. Ama ben, sadece onları kırmak istemediğimden, onların aptallığını kendiminmiş gibi kabullendim. Ödülüm her zaman yalnızlık oldu. Ama önemli değil. Her insan bir parça zeki hissetmeli kendini."  "Ve dedi bilge, bana bir şeyler öğrettiğini sananlar, kendi cehaletlerinde boğuluyorlar. Ve ben, hayatlarından çıktıktan sonra, ne kadar aptal olduklarını anlayacaklar. Ve ne kadar değersiz."

Kalabalık hiddetle hakime bakıyordu. Asker çuvalı bilgenin kafasına geçirdi. Cellada işaret etti. Tabure ayaklarının altından kaydı, gitti bilginin. Ama o, direnmedi bile. Sadece asılı, ölmeyi bekledi. Söyleyeceklerini söylemişti çünkü. Fakat tuhaf bir şey oldu o anda. Tüm kalabalık, hakimi ayaklarının altında ezerek öldürdü. Platforma ulaşmaya çalıştılar. Hepsi bilgini kurtarmak istiyordu. Bazıları platforma çıkarak yapmaya çalıştı bunu, bazıları da onu asanlara saldırarak. Bilgin belki yaşarken yapmak istediğini yapamamıştı. Ama artık, insanlar kendinden olanın suçundan iyice emin olmadan ölmesine izin vermeyecekti. Bir şeyler öğretmek istedikleri bilginden, hayatlarının en büyük dersini almışlardı.