Sağ kalmak istiyorsan, diyordu eski bir dostum, en az bir kere kendi içinde ölmen gerek. O zamanlardaki fazla mutlu ruh halimden miydi, yoksa başka bir sebepten mi bilinmez, bu söylediği sözü pek dikkate almazdım. Hatta onunla olan uzun sohbetlerimizden sonra söylediklerini hep düşünürdüm. Ama o sözü üzerine hiç kafa patlatmamıştım. Ama sanırım şimdi anlamaya başlıyorum söylemek istediklerini. Böyle bir söylemde bulunurken aslında iki şeyden bahsediyor olabilir diye düşündüm; Birincisi, yaşamak için elindeki tek sebebi kaybetmek. İkincisi, kaybedilen şeylerin neden kaybedildiğini bulup, onlardan ders çıkarmak. Ama dönüp onun hayatına baktığımda elimde kalan tek seçenek ilki oluyor. Çünkü onu her ne kadar sevsem de, sevmediğim tek huyu hatalarından asla ders almayan bir adam olmasıydı. Bize aşkın ne kadar gereksiz ve zararlı bir şey olduğunu defalarca söyledikten sonra gidip aşık olması, ve bu aşkın ona kafasındaki saçların neredeyse yarısını kaybettirmesi, ve hala buna rağmen aşkını savunması her zaman bizi hem üzmüş, hem de güldürmüştür. Ama dedim ya, her şeye rağmen o ve söyleyecekleri dünya üzerindeki her şeyden daha önemlidir benim için. bizim için daha doğrusu. Anlamlandıramadığım pek çok şey var aslında onunla alakalı. Mesela bazı günler hayatınızda görüp görebileceğiniz en çocuksu insandı. Bazı günler ise genç yaşına rağmen sanki hayattaki her şeyini kaybetmiş, kumar borcunda yüzen ellili yaşlarının ortasında bir adam. Ama en iyi bildiğim şey, istediği şeylerden asla vazgeçmiyor oluşuydu. Pek belli etmese de, hayatımda görüp görebileceğim en hırslı insanların başında gelirdi. Hatta en hırslısıydı diyebilirim. Her konuda istediğini alırdı. Bunun sebebi ne çok zengin, ne de çok başarılı olmasıydı. Evet, başarılıydı. Ama en büyük etken, belki de tek etken, gerçekten ne istediğini biliyor olmasıydı. Ne bir eksiği, ne de bir fazlası. Ve onu mahveden tek şey, yani kendi söylediğine göre onun kafasını tek karıştırabilen, ona tek acı verebilen şey, sevgilisiydi. 

Bize bir keresinde aşkını şöyle anlatmıştı; "Beni ve sevgilime olan hislerimi anlamak için evliya olmanıza gerek yok dostlarım. Siz hiç ilk günkü şiddeti ile kanayacağını bildiğiniz halde kabuk bağlayan bir yaranızın kabuğunu kaldırdınız mı? Eğer kaldırdıysanız, benim O'nu her düşündüğümde hissettiklerimi anlayabilirsiniz." Bu sözü üzerine çok düşünmüştüm. Kabuğu kaldırmasının amacını hiç anlayamadım. Belki kanayacağını biliyordu. Çekeceği acıyı kabulleniyordu. Ama belki de, kabuğu her kaldırışının altında "belki bu sefer kanamaz" umudu vardı. Bunu hiç öğrenemeyeceğimi biliyorum. Bize asla bu konuda bir detay vermez. Bizi düşündürmeyi çok sever. Ama istediğinde ağzımızdan her şeyi dökebilir. Bakışları bize sanki sorgu odasındaymışız hissi vermeye yeterli olurdu bazen. Yani söylemek istediğim, o bize gram detay vermezken, biz, tüm açıklığımızla ona dökülürdük. Her şekilde bize yardım etmeye çalışırdı. Maddi, manevi. Fakat asla yardım kabul etmezdi. Kendi söylediğine göre o bir "vericiydi" karşılık beklemeden verirdi. Aslında bakarsanız, karşılık konusuna hiç katılmazdı. Ben derdi, sizin sandığınızın aksine çok şey alıyorum. Sıcak bir gülümseme mesela. Yüzüne gülümsemek yakışan insanların somurtması beni mutlu eden bir şey değil. Hayatımda böyle bir insan olduğu için bazen kendimi çok şanslı hissederdim. Bazen de ona imrenirdim. Hep mutlu, hep yardımseverdi. Başına gelenler onun için bir şey ifade etmezdi. Her zaman başkalarının daha büyük şeyler yaşadığını düşünürdü. Onun dertlerinden daha büyük, daha çözümsüz. Ve bir gün ölüp gidersem diyordu, sadece beni iyi hatırlamanızı isterim. Bunu neden söylerdi hiç anlam veremedim.  Koca mahallede ona kötü diyecek tek bir insan tanımadım. Sevgilisiyle araları ne kadar bozuk olsa da, sevgilisinden bile yanlış bir şey duymadık hiç. Ama aralarının bozulma sebeplerini de hiç anlayamadık. Sürekli ayrılırlar, sonra birbirlerini özlerler ve geri birleşirlerdi. Fakat bu, hep böyle gitmedi. Bu seferki kavgalarında tamamen ayrıldılar. Kız buradan yaklaşık 3 saat süren bir şehre taşınmış. O da bu konuyu kökten kapatmayı tercih etti. Kimseyle konuşmuyordu. Lafı açılınca da her zamanki şeyler olduğunu, sadece bu seferkinin ikisinin de kontrolünden çıktığını söylüyordu. Üstüne gitmekten pek hoşlanmazdık. Çünkü yoğun iş saatlerimizin arasında zar zor haftada bir kez yapabildiğimiz bu samimi, sıcak sohbet akşamlarına gergin bir hava katıp onu rahatsız etmek istediğimiz son şeydi.

Hayatına sokmak istediği insanlara pek yanaşamazdı. Genelde ilk adımı hep karşıdakilerden beklerdi. Bizimle de böyle tanışmıştı. Üniversite yıllarımızda arkada oturan sessiz çocuktu. Biz ise, sınıftaki diğer insanların aksine, onun dalga geçilemeyecek kadar derin biri olduğunun farkındaydık. Derslerde pek konuşmazdı, sadece notlarını alırdı. Dışarıdan o kadar soğuk ve somurtkan bir insan ki, inanın bana görseniz, sanki ona edeceğiniz ilk kelimede size ağız dolusu küfür edip mekanı terk edecek biri bir duruşu vardı. Altı ayımız suspus geçti. İçimizden kimse onunla konuşmaya cesaret edememişti. Ta ki, bir gün ben sıkılıp konuşana kadar. Diğerleri korkulu gözlerle beni izliyorlardı. Yemeğimi aldım, masasına doğru yürüyordum ki, okuduğu kitabın arasına bir kağıt parçası koyup, beni kibarca masasına davet etti. Sanırım yanına geldiğimi fark etmemişti, ya da yalnızlığını kabullenmek istemiyordu. Ya da, en düşük ama şimdi daha mantıklı gelen ihtimal, hayatında bir kez olsun ilk adımı kendisi atmak istemişti. Dışarıdan görünüşünün sertliğine rağmen, öğle yemeği boyunca süren sohbetimizde sanki onu doğduğum günden beri tanıyormuşum gibi hissettirdi bana. Fakat bu hisse fazla güvenmiş olacağım ki, ona neden insanlarla konuşmadığını sordum. Cevap vermedi, saatini kontrol etti ve kibarca gülümseyerek gitmesi gerektiğini söyledi. Paltosunu giyerken bana elini uzatıp "sohbetiniz çok hoşuma gitti. Yarın yine aynı saatte masama oturmanızı çok isterim" dediğinde teklifini geri çevirmeye hiç niyetim yoktu. Söylemese bile gidip oturacaktım zaten. Sonra masadan kalkıp arkadaşlarımın yanına gittim. Arkamı döndüğümde gitmişti. Ama sanırım ben o soruyu sormasam o masayı hiç terk etmeyecekti. Ve masayı terk etme sebebini sonradan anlamıştım. Kendini bir yabancıya açmaya hazır değildi. Yapısı gereğince kimseyi kırmak istemiyordu, eğer o masada kalsaydı beni kırmamak için anlatmak zorunda kalacaktı. O da reddetmenin daha kibar halini buldu, ve ilk fırsatta o günkü konuşmamıza bir son verdi. Akşam eve döndüğümüzde bu hareketinden ne kadar etkilendiğimi arkadaşlarıma anlattım. Ertesi gün masasına onlar da gelmek istedi. Oturduk. Ama gelmedi. Sonra yemekhanede gördüm onu. Bana selam verip, yandaki boş masaya oturdu. İşte o an, ona yaptığım büyük saygısızlığı anladım. Yerin dibine girmek istiyordum. Dediğim gibi, hayatına girmek için bizzat onunla konuşmanızı istiyordu. Yani arkadaşlarım eğer onunla samimi olmak istiyorlarsa kendileri bir adım atmalıydılar. Arkadaşlarıma durumu anlattığımda, hepsi benden özür diledi. Ve onun istediği yoldan tanıştık. Her gün öğlen, yemekhanede, kitaplar, yazarlar, felsefe, din üstüne konuşmalar yapıyorduk. Üniversite yıllarımızdan kalma bir alışkanlık olarak hayatımıza girdi bu buluşmalar. Çünkü böyle tanışmıştık. Hatıraları canlı tutmayı hepimiz seviyorduk. Hatıraları canlı tutuyorduk, ama asla geçmişe özlem duymuyorduk. 

Dün akşam yine otururken insanların ne kadar kararsız olduğundan bahsediyorduk. O, yine kendine has tavrı ile bize karşı çıktı. İnsanlar, dedi, "kararsız değiller. Ne istediklerini biliyorlar ama harekete geçemeyecek kadar korkaklar. Herkes sizden değişmenizi ister, ama nasıl biri olmanızı istediklerini söylemezler. "Eskisi gibi" derler. Ama geçen zaman, sadece geçmiştir. Kimse asla tekrar eskisi gibi olamaz. Olmamalıdır. Tüm insanlar kurtarıcıya ihtiyaç duyar, ama hiçbiri kurtarılmak istemez. Yine aynı insanlar hayatın sabır işi olduğunu söyler, ama kimse sabır etmeye gönüllü değildir." Bu sözleri hepimizi derinden etkilemişti. Ama bilmediğimiz şey, onu son görüşümüzün bu olacağıydı. Bu sabah ölüm haberini aldık. Kendini asmış. Ve işte o an anladık ki, biricik dostumuzun aslında bize söylediği her şey, ama her şey, aslında sessiz bir yardım çığlığından başka bir şey değilmiş. Kuratıcıya ihtiyacı var, ama kendini bir başkasının kurtarmasına izin vermeyecek kadar gururlu,  hayatta daha güzel günler geleceğini biliyor, ama o kadar beklemeye sabrı kalmamış. İnsanların onunla iletişim kurmalarını istiyor, ama insanların ondan ve mizacından korkmasından sıkılmış. Ve en önemlisi, kendi sözüne, tavsiyesine yine uyamamış. Sağ kalmak için, kendi içimizde bir kez ölmemiz gerekti. Ama o içinde ölmek istemedi. Sadece ölmek için doğru zamanı bekledi. İnsanlara karşı pek çok hata yaptı. Aşkını tıpkı kurak bir bölgeye yağacak bir yağmur yerine koyup ruhunun ateşini söndürecek o yağmur için dua etti, ama çamuruna hazırlıklı değildi. Belki de hayatı boyunca pişman olduğu tek şey buydu. Ama aynı hatayı defalarca kez yaptı. 

 Çünkü hatalarından asla ders almazdı. Ama bizim hata yapmamamız için elinden geleni yapardı. 


Ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Hala da bilmiyorum. Ama emin olduğum tek şey, buradan sağ kurtulamayacağım. Burası soğuk, itici ve çıldırtıcı. Her gece dizlerimden yukarı doğru o irkilmeyi bana yaşatan yel, artık alıştığım bir durumdu. Tekçe ona alışmamıştım tabi, kendimi daha yakından tanımış, neden insanlarla iyi geçinemediğimi anlamıştım. Ve neden bu karanlık ve ıssız yerde olduğumu da. Edebi becerileri neredeyse yok denebilecek kadar az bir insan olarak, sadece can sıkıntısından karalıyorum bu satırları. Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bir şeye başlamak her zaman zorlamıştır beni. Ama önce, neden insanların benden hoşlanmadığını anlatmam gerekecek. Bazıları hoşlanmadığından gider hayatımdan, bazıları da beni yanlış tanıdıkları için. Benden hoşlanmayanlar her zaman basit gerekçelere sahipler. Burnum havada, yaptığım işle fazlaca övünürüm. İnsanların yüzüne hatalarını vurmaya bayılırım. Karakter olarak böyle oturmuşum. Engel olamıyorum. Hatta, bu soğuk zindanda ölümle kucak kucağa yaşadığımın farkında olsam bile, hala, yanımda kendi zihnimden başka bir şeye ihtiyaç duymuyorum. Yalnızlık benim kaderim. Kabullenirseniz gerçekler daha az acıtacaktır. Bunu fark ettiğimden beri daha az acı çekiyorum sanki. Belki de gerçek böyle olmasa bile, kendimi fazlasıyla iyi avutuyorum demektir. İşe yarıyorsa, beni mutlu ediyorsa, benim inancıma göre doğrudur ve tektir. 

Bu zindanda kaldığım süre boyunca fark ettiğim bir diğer şey de, bir anda insanların gözünde nasıl unutulup değersizleştiğim oldu. Acaba gece uyumadan önce benimle ilgili mutlu hayaller kuran bir insan var mıydı hala? Belki vardır, belki yoktur. Bir değiş vardır. "Dünya üzerinde ismini bilen son kişi de öldüğünde, tamamen unutulmuş olacaksın." Belkilerden kastım tam olarak bu işte. Belki de ben, ölmeden unutuldum. Bunu asla bilemeyeceğim. Çünkü eğer buradan çıkarsam yeniden hatırlayacaklar, çıkamazsam da, belki de adımı bilen bir kaç kişi olacak dışarıda. İnsanların sizi sevmesi için fazla uğraşıyorsunuz derdi ustam. Demirci dükkanında çıraklık yaparken yazarlığa merak sardığımı duyunca benden bir bok olmayacağını da söylemişti. Ama ayrıca başka bir şey daha söyledi ki, o çoktan ölüp gitmiş olsa bile, sesi hala kulaklarımda. "Bu ülkede yazar olup, söyleyeceklerini fazla cüretkar söylersen, sonun ya ölümdür ya zindan. Ötesi yok evladım. Kılıcını döv, ekmeğini ye." Belki de öyle yapmalıydım. Dedim ya, ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Ben de öylece sürüklenmeyi seçtim. Kaderler kaçınılmazdır aslında. Sizce de öyle değil mi?

Kaderlerimizden kaçamıyoruz. Bazı insanların kaderi, hayatlarını onlardan çalıp, bir daha geri vermemeye eğilimli insanlara hayatlarını kolayca teslim ederler. Ve ömürlerinin sonuna kadar büyük bir pişmanlık içinde yaşayıp ölürler. Benim için, kendi adıma inandığım tek gerçek, asla ve asla, ne olursa olsun, karşınızdaki sizin için ne ifade ediyorsa etsin, kalbinin kırılacağını bilseniz bile, size ters gelen her şeye karşı çıkın. Var olmak için hayır diyebilmeyi öğrenmeliyiz. Hepimiz, evet demekten yorgun düşmüş askerleriz aslında. Birine evet diyerek, onların sırtındaki yükü kendi sırtımıza alıyoruz. Ama herkes kendi yükünü taşımalıdır hayatta. Kimse sizinle birlikte doğmuyor, sizinle birlikte de ölmeyecek. Belki sizinle birlikte yaşıyor olabilirler, ama asla, sizinle aynı fikirleri paylaşmıyorlar. İnsanlar aynı fikirleri çabucak kabul etse dünya yaşanmaz bir hale gelirdi. Düşünsenize, herkes, her gün aynı şeyi yapıyor, aynı şeyleri konuşuyor. Yazarlar sadece hükümeti övüyor. Eleştirmenler sadece yazarları yeriyor. Böyle bir dünyada yaşamak istemezdim. Kimse istemezdi. İşte bu yüzden farklılıklar olmak zorundadır. Bizim gibi fikirlerini savunan insanlar insanlara ibret olsun diye öldürülmüyor olsa, belki de asla istediğimiz kadar kişiye ulaşamazdık. Ama bir amaç uğruna ölmek, merak edilmenizi sağlıyor. Tüm insanlığı geliştiren şey de bu değil miydi? Merak. 

İşte kaderimizi çıkmazlara sürükleyen de merakımızdır. Biz merak ettikçe öğrenmek isteriz. Öğrendikçe tatmin olacağımıza daha çok merak etmeye başlarız. Düşünüyorum da, acaba merak etmeden yaşamak nasıl bir şey? Zamanında tanıştığım bir bilge, merak etmeyen insanın içinin çürüdüğünü söylemişti. Günlerce bu sözün ne anlama geldiğini düşündüm. Sonunda, işte bu gün anlamıştım. Yazmaya başladım. Çünkü artık merak etmeyi kesmiştim. Dışarıda olanlar umurumda değildi. İnsanların benim hakkımda ne düşündüğü önemli değildi. İçim çürümeye başlıyordu ve o rahatsız edici kokusu, beni merak etmekten alı koyuyordu. Sadece tamamen çürüyüp öleceğim günü beklemeye, merak etmeye başladım. Ama sonra, ondan da vazgeçtim. Vazgeçtim çünkü beklemenin bir mantığı yoktu. Eninde sonunda, beni öldürecek şey ayağıma gelecekti. Ama sonumun ölüm olduğunu içimdeki tüm hücrelerim, organlarım biliyordu. Ölecektik. O kadar uzun süre karanlıkta kaldım ki, gözlerim mum ışığından daha parlak bir ışık görürse bile beynimin patlayacağını düşünüyordum. Yani ölmem için birden çok sebebim vardı. 

Belki de yazdıklarımda anlatmak istediklerimi anlatamıyorum. Ama dedim ya, ben sadece konuştum, hiç yazmadım. Bu yüzden acemiyim bu konuda. Saçma sapan geliyor yazdıklarım okudukça. Konudan konuya, oradan oraya koşarak ilerliyorum sanki önümdeki dümdüz yolu. Yapacağım tek şey tek bir doğrultuda ilerlemek iken, ben hiç bir yere çıkmayan yan yolları tercih ediyorum.

Hayatımdan bir bir eksilen dostlar, benim için artık bir şey ifade etmiyordu. Çünkü Tanrı'nın öldürerek ölümsüzleştirdiklerine değil, ölümlü hayatını yaşamakta olan zavallılara acımam gerek. En başta da kendime. Bir kere öldükten sonra bir kere daha ölemeyiz. Ama ölmediğiniz her an ömrünüzden şüphe ederek yaşarız. Diriyken ölmek istemediğimiz gibi, ölüyken de dirilmek istemeyiz. Mevsimler değişti, dolayısı ile ben de. Ama değişmeyen tek şey, felsefeye ve varoluşuma olan sevgim oldu. Bana beynimi kullanmayı öğreten herkes benim için bir Tanrı figürüydü.  Bu yüzden hayatımdan çıkanlar da bir şey kaybetmiyor, ben de. Ama eğer beynimi kaybedersem kendimi de kaybederim. Başkasına minnet etmiyorum. Başkasını beynimin içine sokmak istemiyorum artık. Beynimde çok yer var, ama hiç biri bana kızacak, bağıracak insanlar için değil. Aklı sadece tek yönlü çalışan, okumayan insanlardan da sıkılıyorum. Okumayı bilmedikleri için öğrenmeye istekleri de yok. Yemek yemekten başka bir aktivite yapmazlar, günlerce yemek verseniz oturur yerler. Ama her şeyin doğrusunu da onlar bilir. Ama aslında farkında değildirler ki onlardan öğrenebileceğim tek şey yemek tarifleri olabilir.  

Düşüncelerinizin dışında bir kez çıkarsanız, vermemeniz gereken değerleri, hak etmeyen kişilere verirseniz, egonuz ile mücadele edip aksini savunduğunuz şeyleri kabullenirseniz, zayıf görünürsünüz. Bu zindana düşmeden önce yaptığım en basit hata buydu diye düşünürdüm. Ama benliğinizden ödün vermek, hayatınızın temelini yerinden oynatır. Ve size tavsiye olarak vereceğim son şey, asla ve asla, olmadığını bildiğiniz halde birinin sizden daha üstün olduğunu iddia etmeyin, kabullenmeyin. Kimse kimseden üstün değildir. Ama bazıları, bazılarından daha alçaktır. Dünya üzerinde hiç bir zaman denge yoktur. Aptallar olmasa zekiler kendini gösteremezdi. Ve satırlarıma devam ettikçe, saçmalamaya da devam ediyorum sanırım. Ama devam edeceğim. Ellerim kanayana kadar, o an içimden ne yazmak geliyorsa yazacağım. 

Gardiyanlar yeni mum getirecekti. Bir üstteki paragrafı yazışımın üzerinden 4 gün geçti. İdam günüm yarın. Yani elimi çabuk tutmam gerekiyor. Söyleyeceklerimi de unuttum zaten. Son paragrafımda, dünyaya söyleyeceğim son sözlerimi şöyle ifade etmeye çalışacağım. Eğer varolmak ve saygı görmek istiyorsak, susmamalıyız. Kabullenmemeliyiz. Susmanın erdem olduğunu söyleyenler aptaldır. Gerekli gereksiz her zaman konuşanlar da öyle. Sadece ne söyleyeceğini, kime söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini ve kendini nasıl ifade edebileceğini bilenler hayatta kalır ve saygı görür.

Askerlerin seslerini duyuyorum. Beni almaya geliyorlar.

At arabasının nalları taştan yola çarptıkça arabanın hafif hafif zıplamaları piposunu içmesini zorlaştırıyordu. Ama yinede, o tombul suratındaki tedirgin-mutlu gülümseme hiç kaybolmadı. Belki de idam edilecekti bir saat sonra. Ama o, yinede gülümsüyordu. Araba durdu. Tüm o kalabalık, O'nu görmek için heyecanla ve bağırış çağırışlar içinde bekliyorlardı. En sonunda yanındaki iki asker, onu çamurlu yola indirmeye başardı. Kalabalığın arasından açık mahkemeye yürütüldükçe insanlar şaşkın gözlerle izliyorlardı. En son, yağmurun ıslattığı kağıtlarla dolu bir masanın önünde durdular. Hakim kılıklı bir adam, sordu: "Ne için burada olduğunu biliyor musun?" "Evet" dedi. "Beni asacaksınız." Hakim dik bakışlarını daha da dikleştirerek "Biz, insanlardan savunmalarını duyana kadar onları asmayız, evlat. Önce seni yargılayacağız" "Yargılanmak!" Haykırırcasına söyledi. "Neden yargılanmam gerekiyor ki? Söylediklerim işinize gelseydi zaten burada olmazdım. Korkaklık edip, söylediklerimi geri çekersem ne anlamı var bu kadar organizasyonun? Buraya gelen bunca insan, çocuklu büyüklü fark etmeksizin, hepsi benim o ipte sallandırılmamı izlemek için geldi. Bu kalabalığa kurban vermelisiniz. Çünkü onlar açlar. Ben olmasam da, bir başkasını asmak zorunda kalacaksınız. Ta ki sıra, kalabalıkta bekleyenlerden birine gelene kadar. İşte o zaman anlarlar ne yaptığınızı." Hakim, duydukları hoşuna gitmiş olacak ki, yerinden kalkarak kalabalığa bir nara koparırcasına bağırdı: "Buraya idam izlemeye mi geldiniz?" Kalabalık, çok emin bir şekilde, hep bir ağızdan, "hayır, biz buraya öğrenmeye geldik." Şaşırmıştı, çünkü buraya kadar gelip, geri dönemeyeceğini biliyordu. "Konuşmama izin verin o zaman. Sadece öğrenmek istediklerinizi sorun" konuşurken sesi fazlaca titriyordu. Gülümsemesi, yerini derin ve tedirgin bir seyirmeye bırakmıştı. Stres seviyesi arttığında olurdu bu.

Kalabalıktan genç bir oğlan çıktı, "Bahse girerim ki, aşkın ne demek olduğunu bilmezsin sen, anlat bize de doğrusunu öğretelim sana" dedikten sonra, kalabalığın içinde yeniden kayboldu. Boğazını temizledi, son bir defa gür sesine yeniden ihtiyacı vardı. Ve o an konuşmak için ihtiyacı olan her şeye sahip olduğunu hissettiğinde başladı: "Aşk, bana göre nedir? Bana sorduğunuz soru tam olarak buydu. Çünkü aşkın tek bir tanımı olamaz. Bana çok farklı şeyler anlatır aşk. Ben aşkı sevmem. Aşk bana kişiliğimden ödün verdirir. Aşık olduğumu hissettiğim gün, artık eski hayatımı geri alamayacağımı biliyordum. Çünkü asla sonsuza dek sürmez, süremiyor. Sürdüremezsiniz. Aşıkken tamamen severseniz, kaybedersiniz. Tamamen şüphe ederseniz, kaybedersiniz. Tamamen nefret edersiniz, kaybedersiniz." Gencin sesi tekrardan duyuldu, "Peki ne yapsak kaybetmeyiz?" Aşk dedi, "Aşk, size bir kez geldiği zaman, ne kadar zarar göreceğinizi bilirseniz bilin, teslim olun. Hep sevin, ama hep nefret edin. Hep şüphe duyun ama hep güvenin. Hem mutsuz olun ama hem mutlu olun. Mutsuz olun, çünkü kesinlikle bir gün sona erecek. Mutlu olun, çünkü şu an sizinle. Şüphe edin, şüphe edin ki alacağınız önlemleri planlayabilin. Güvenin, güvenin ki, hayatınız daha huzurlu geçebilsin. Ve sevin. Sevin ki sevilin. Ve Nefret edin. Nefret edin ki, insan olduğunuzu unutmayın. Bağımsız olduğunuzu. Farklı hisler tadabileceğinizi. Kararlar verebileceğinizi.

Bu sefer başka bir adam geldi kalabalıktan, sessizce durdu önce. Boğazını temizledi ve sordu "Ayrılık nedir peki? Bize ayrılığın senin için ne demek olduğunu anlat" dedi. Hakim, eline aldığı piposunu ince ama hızlı yağan yağmura rağmen yakmaya çalışırken söze girdi yorgun ama gözleri ışık saçan tombul suratlı bilgin: "Ayrılık, bizi biz yapan şeydir. Verdiğimiz her kararda bir şeyler kaybederiz, ama fazlasını kazanırız. İşte ayrılık budur benim için. Hayatın ta kendisi. Çünkü her gün, her saat bir şeylerden ayrılırız."

"Su istiyorum" dedi bilgin. Suyunu getirdiler, tam içecekti ki hakim yağmurun iyice ıslatmış olduğu peruğunu düzelterek söze girdi: "Bugünlük yeterince dinledik seni, yağmur da iyice bastırdı. Zatürreden geberme diye bugünlük ara veriyoruz." Sözünü bitirdikten sonra askerlere bilgeyi zindana götürmelerini işaret etti kafasıyla. "Hep böyle midir?" diye sordu bilge askerlere. Fakat askerlerin konuşma izni yoktu. Bilge gülümsedi. Hafifçe şişman bedeni artık ayakta durmaktan yorulmuştu. İster zindan, ister mahzen. Oturmak istiyordu artık. Zindanın yarısı karanlık yarısı aydınlık soğuk ve uzun koridorunda yürürlerken, bilge, bugün olanları düşünüyordu. Hiç bir şey beklediği gibi gitmemişti. Akşama çıkacağını düşünmüyordu. O tüm bu düşüncelerinde kayıp iken, askerler kapıyı açtı, hızlı bir hamleyle bilgeyi içeri itip kapıyı kapattılar. Aldırmamıştı. Sonuçta emirleri uyguluyorlardı. "Kellelerini korumak için benimkinin gitmesine göz yumuyorlar, haklılar. Hayat devam etmeli" dedi, askerler gittikten sonra. Daha sonra yan taraftan güçsüz ama, bilgenin "saatlerce dinleyebileceği" türden bir ses yükseldi. Tahminen 45-50 yaşlarında olmalıydı. Sesinde yılların, tecrübelerin ve zindanın yorgunluğunun izleri vardı bu adamın. Bilge, tüm dikkatini gelen sese verdi. "İnsanlar" dedi adam. "Ne kadar tuhaflar, değil mi?" "Değişir" dedi bilge. "Hadi be oradan, nasıl değişirmiş? Sen hiç söylediğinin arkasında duran insan gördün mü!" Bilge, biraz şaşırmış olacak ki, "Neden buradasın?" diye sordu adama. Adam donuk bir sesle, düşünce suçu dedi. Bilge küstahça bir gülümseme ile karşılık verdi. "Bak, gördün mü. İkimiz de söylediklerimizin arkasında durduğumuz için buradayız" Yaşlı adam cevap vermedi. Beş-altı dakika sonra horultu sesleri yükseldi. Bilge gülümsedi, üşümemek için iki büklüm olup uykuya dalmaya çalıştı.

Şafak vakti normalde soğuk olsa da, zindanın soğuğu daha başkaydı. Bilge uyandığında yaşlı adamın yüzünü görebiliyordu. Adam çok rahattı, sanki zindanı benimsemişti artık. Bilge, adamın tavırlarından hoşlanmıştı. Sanki adam, onun uyanmasını bekliyor gibiydi. Bilge doğrulduktan sonra bundan emin oldu. Adam gerçekten de uyanmasını beklemişti. "Askerler geldi, öğlen yapacaklarmış duruşmayı. Tahminen akşamı göremeyeceğiz. Bugün hava güneşli olacak." Yaşlı adam bunları bir nefeste söyleyip, önündeki kapta duran bir parça ekmeği üç lokmada yedikten sonra Bilge'ye döndü: "Hangi dediğin işlerine gelmedi?" diye sordu. "Çalıştığım fabrikadaki işçilere maaşlarını vermiyorlardı. İsyan başlattım. Günün sonunda korkmayıp isyanı sürdüren tek adam bendim. Sözümden dönmedim yani." Bilge, yaşlı adamla aynı hızda konuşmaya başladığını fark etti. O da ekmeğini hızlıca bitirip yaşlı adama sordu: "Sen ne için buradasın?" Yaşlı adam hafif bir gülümsemeyle: "Yıldızların eninde sonunda öldüğünü söyledim. "Yıldızlar ölür mü hiç?" dediler. "Ölüyorlar" dedim. Nasıl öğrendiğimi söyleyince de büyücü dediler. Sözümden dönmedim yani" Derin bir sessizlik oldu. Biraz sonra askerler yaşlı adamı aldı ve götürdü. Bilge'nin sırası gelene kadar adam geri dönmedi.

"Onlara son bir şey anlatmalıyım" diye düşündü Bilge. "Öyle bir şey olmalı ki, herkesin içindeki isyankar ruhu açığa çıkarmalı." Ve bilgenin sırası geldi. Askerler, yine bir gün önceki gibi, hızlıca çekip çıkardılar bilgeyi zindandan. Dışarı çıktıklarında, sanki dünkü kalabalık hiç dağılmamıştı. Bu sefer yollar kuruydu ama. Yürümekte zorluk çekmiyordu. Her şey çok kolaydı. Sanki evren, onu kucaklamış gibiydi. Masaya doğru yürürken "Acaba ölümüm de bu kadar kolay olacak mı?" diye düşünüyordu darağacına bakarak. Etrafı izlerken gözü üstünde bolca sineğin uçuştuğu bir el arabasına ilişti. Yaşlı adamın cesedini gördü. Başıyla bir selam verdi ona. Görüşürüz, dostum der gibiydi.

Hakim yine oradaydı. Sanki başka nerede olabilirdi ki? Bilgeye dik dik baktı. Sonra döndü ve dedi ki "Bir bok bildiğin yok senin, boşu boşuna yaşamışsın. Bana son bir şey anlatmanı isteyecek olsam ne anlatabilirdin sanki? Boktan ve sefil hayat şartlarından şikayetlenmekten başka ne anlatabilirdin?" Hakim sustu, sadece hakim değil, alandaki her kes bir sessizlik içinde kaldı. Bilge, artık ölmekten korkmadığını fark etti. Ölmek, sadece bir adım olacaktı onun için. Farklı bir şey. Belki de az sonra söyleyecekleri bir çok kişinin hayatını değiştirecekti. Bunu bilemezdi, ama deneyip, en azından ölmeden önce bir, iki saniye de olsa, insanların gözlerinde haklı olduğunun kanıtını görebilecekti. Konuşmaya başladı: "Evet, belki bildiklerim sizin aklınıza uygun değildi. Belki benden fazla şey biliyordunuz. Ama size şunu söyleyebilirim ki, hepiniz, yanlış bir hayalin peşinden koşuyorsunuz. Tesadüflere inanıyorsunuz. Ufak tesadüfler mutlu ediyor sizi. Yolda yürürken gördüğünüz birinin size çarpmasını tesadüf olarak nitelendiriyorsunuz. Değil. Olamaz da. Eğer tesadüfler doğru olsaydı ben, tesadüfen buradan kurtulabilirdim. Dün kurtuldum, ama tesadüf değildi. Evren, benim içerdeki yaşlı adamla karşılaşmamı istedi, sırf ben, ölümden korkmaktan vazgeçeyim diye. İşe yaradı. Ve ben, biliyorum, bugün beni hiçbir şey ölümden kurtaramayacak. Ama mutlu öleceğim. Çünkü artık özgürüm. Korkmuyorum. İstediğiniz kadar benden fazla bilin. Umurumda olmayacak"

Kalabalıktan biri öne çıktı, üstü başı yırtık bir kadın sordu "Bir bok bildiğin yok senin. Anca saçma sapan konuşuyorsun. Hiç mi bir şey öğrenmedin onca ölenden, idam edilenden. İnkar ediver be lanet olası herif, insanların ölmesinden bıktım artık. Neden gururunuzu yenip yaşamayı seçmezsiniz ki?" Bilge sinirlendi. Ama belli etmeden sözüne devam etti. As beni hakim. Artık yeter bu kadar beni dinledikleri. Sözümden dönmeyeceğim. Döndüremezsiniz.

Hakim yavaş hareketlerle idam hükmünü bilgenin boynuna astı. Bilge gülüyordu. Çünkü o idamlar için mutluluk duyan insanlar, o darağacına giderken mutsuz görünüyordu. Sanki onun asılmasını istemiyorlardı. Bilge gülmeye devam etti. Askerlerden bir tanesi gıcık olmuş olacak ki, dirseğini bilgenin suratına geçirdi. Ama kalabalık, bu hareketten hoşlanmadı. Yerden buldukları taşları askere fırlatmaya başladılar. Bilge askere kaçmasını söyledi. Asker korkarak zar zor platformdan aşağı atlayıp gözden kayboldu. Kalabalık bağırıyordu: "Zaten öldüreceksiniz, bir de utanmadan dövüyor musunuz? Nasıl saçmalık bu!" Bilge bağırdı. "Lütfen! Lütfen sessiz olun." Diğer kolundaki asker bilgeyi tabureye çıkarttı. Boynuna ip geçirilen bilge, kafasına çuval kapatılmadan önce son bir cümle daha söyledi. "Benim bildiklerim, o kadar fazlaydı ki aslında, eğer bir konuşsaydım, bana bir şeyler öğrettiğini sanan insanlar ne kadar aptal olduklarını anlayacaktı. Ama ben, sadece onları kırmak istemediğimden, onların aptallığını kendiminmiş gibi kabullendim. Ödülüm her zaman yalnızlık oldu. Ama önemli değil. Her insan bir parça zeki hissetmeli kendini."  "Ve dedi bilge, bana bir şeyler öğrettiğini sananlar, kendi cehaletlerinde boğuluyorlar. Ve ben, hayatlarından çıktıktan sonra, ne kadar aptal olduklarını anlayacaklar. Ve ne kadar değersiz."

Kalabalık hiddetle hakime bakıyordu. Asker çuvalı bilgenin kafasına geçirdi. Cellada işaret etti. Tabure ayaklarının altından kaydı, gitti bilginin. Ama o, direnmedi bile. Sadece asılı, ölmeyi bekledi. Söyleyeceklerini söylemişti çünkü. Fakat tuhaf bir şey oldu o anda. Tüm kalabalık, hakimi ayaklarının altında ezerek öldürdü. Platforma ulaşmaya çalıştılar. Hepsi bilgini kurtarmak istiyordu. Bazıları platforma çıkarak yapmaya çalıştı bunu, bazıları da onu asanlara saldırarak. Bilgin belki yaşarken yapmak istediğini yapamamıştı. Ama artık, insanlar kendinden olanın suçundan iyice emin olmadan ölmesine izin vermeyecekti. Bir şeyler öğretmek istedikleri bilginden, hayatlarının en büyük dersini almışlardı.

Sanki günler geçtikçe yaşlanıyordu odamdaki eşyalar. O odanın içinde, bizi bir gün birbirimizden ayıracak olan olayın olmasını bekliyorduk sürekli. Hiç çaba sarf etmeden, yalnızca bekliyorduk. Ama beklemeye devam ettikçe hiç bir şey olmuyor gibiydi. Her gün birbirinin aynı, her saat bir öncekinin yansıması gibi gelip geçiyordu. Ömrümün yarısını, bana bir şeyler öğrettiğini düşünen insanlarla geçirdim, şimdi ise karşımda sadece bana bakan eski püskü bir duvar var, sanki bana öğütler veriyor üzerindeki soyulmuş boyalar ve rutubetli köşeleriyle. Benim zihnim ne kadar yıpratılmış ise, onun yüzeyi de zihnimden farksız değildi. Ama ikimizi de bu hale getirenler aynıydı.

Bazen karar veremiyorum, tekrar bilgisiz olarak görünüp insanların arasına karışmak mı, yoksa bildiğimi düşündüğüm her şeyi alıp, bu yaşlı duvarla bakışmaya devam etmek mi daha mutlu edecek beni? Sanırım, bunun cevabını asla alamayacağım. Çünkü hangi birini yapsam, ötekini çok özlüyorum. Duvarım süslü betimlemeler yapmama engel olsa da bana çok şey ifade ediyor. İnsanlar, ama insanlar, bana ne kadar betimleme yapacak malzemeyi verseler de bir anlam ifade etmiyorlar. Çünkü insanlar, duvarım kadar dürüst olmuyorlar asla, aldıkları yaraları, rutubetli köşelerini göstermiyorlar hiç. Bu yüzden tanıyamıyorum onları.


Yaşadığımız yüzyılın bize sağladıklarının gerçekten tam olarak farkında mıyız? Her ne kadar bu yeni yüzyıl bize oldukça olanak ve binlerce farklı bilgi kaynağına erişim sağlasa da, hala dünya üzerinde bilgi kirliliğinden başka bir şey yok. Değişe değişe o kadar tuhaf haller alıyor ki ortaya yayılan bilgiler, bazen sadece isimler doğru oluyor. Teknoloji, ve bu hızı bizim en büyük düşmanımız aslında. Hızını da boş verelim. İnternet, dünyanın kazılmaya en müsait çöplüğüdür. Ve eliniz boş döneceğiniz çöplükler gibi de değersiz değildir. Seneler önce attığı tweet'ler için insanların kariyerlerinin yanıyor olması bunun en büyük örneği olarak sayılabilir. Fark edemeyeceğimiz kadar büyük, belki de, teknolojinin gelişiminden daha hızlı bir şekilde her gün teknolojinin kölesi olmaya devam ediyoruz. Bu işten milyonlar kaldıran insanları boğaz tokluğuna savunup, saçma sapan sebepler için birbirimize düşüyoruz. İnsanlar, evlerinden çıkmamayı mağrifet sayıyor artık. Çünkü dışarı, evleri kadar eğlenceli ve sıcak değil. Teknoloji bizi tembelleştirdiği gibi, insanlığımızı da elimizden alıyor.

Hiç teknolojinin ekmeğini yememiş gibi konuşmayayım. Çünkü bu doğru değil. Şu an teknoloji olmazsa irtibat kuracağım kimse yok. Bu yüzden minnettarım teknolojiye. Oturup size bilgisayarımın başından bir şeyler yazabiliyorsam bu da teknoloji sayesindedir. Ama gel gelelim, ben fazla takığım bu teknoloji bağımlılığına. Kitap okumayı unuttuk. İçinde makine olmayan filmleri sıkıcı bulmaya başladık. Daha önce hayatımızda olmayan teknolojiyi, kendimiz için yoktan yere ihtiyaç haline getirdik. Hikaye hep aynıdır. Çocuk telefon ister, anne baba karşı çıkardı 1-2 sene önce. Şimdi ise çocukları oyalamak için ellerine kitap, boya kalemi vermektense telefon veriliyor. Telefon tek başına da değil. İçinde mutlaka YouTube olacak. Yoksa çocuğu zapt edemeyiz.  Peki, sevgili anne-babalar; Çocuklarınızın çöplükte oynamasına izin verir miydiniz? Hayır, vermezdiniz. Çünkü çöplükte oynarlarsa, hastalık kaparlar. Evet, evde güvendeler. Ama zihinleri güvende değil. Medyanın, ve yeni dünyanın istediği gibi bir nesil yetişiyor. Ne popülerse ondan beslenen, bu popülerlik bitince de bir kenara atan. Teknoloji, değerlerimizi, yaşam biçimlerimizi ve becerilerimizi kısıtlıyor.

Sırf insanlar kendi evlerinde rahat rahat her dile çeviri yapabilsin diye makineler çıkarılıyor. Peki ya bir dil öğrenmeye çabalayan insanlar neden yapıyor bunu? Can sıkıntısı mı? Teknoloji ile ölecek mesleklerden sadece bir tanesi çevirmenlik. Hem teknolojik gelişmelerle, hem de insanların teknoloji tarafından meşgul edilmesiyle. Kitap okunmadıkça, çevirmenlere pekte iş kalmıyor. Dediğim gibi, kitap okumayı unuttuk. Kitapların kokusunu, kitapçılarda gezip kaybolmayı unuttuk. Yaratıcılığımız yok oldu. Bu yüzden, yapılan en basit şey bile bize dünyanın en ilginç şeyi gibi geliyor. Her şey bir yalan üzerine kurulmuş. Yakında herkes bu yalana uyacak. Farkındalık denen şey yok olacak. Hatta belki de, oldu bile. Sadece farkında değiliz. 7-8 yaşındaki çocuklar ağza alınmayacak küfürler biliyor, her gün binlerce çocuk cinsel istismara uğruyor, ama biz yeni çıkacak aletlerin peşindeyiz. Peki neden bu kadar duyarsızız? Cevap basit. Çünkü başımıza hiç gelmeyeck gibi düşünüyoruz. Sokakta düşenlere güleriz, fakat bize gülündüğünde yaşadığımız o ruh halini nasıl tarif edebiliriz? Değersizlik, değil mi? 

İşte biz insanlar, farkında olmadıkça teknoloji bizi ele geçirmeye devam edecek. Ki geçirdi bile. Ben bile bu yazıları belli bir kitleye ulaşması için yaptığımı sanıyordum. Ama değil. Ben bu işi sadece içimden geldiği için yapıyorum. Kendimi temiz bir biçimde ifade edebilmek için. Çünkü böyle bir bilgi ve insan kirliliği içerisinde, kendinizi ifade etmek fazlasıyla zor.  Beyinlerimizi artık kendi düşüncelerimiz değil, internette dolanan şeyler yönetiyor. Eskiden her evde iki-üç araba var diye şikayetlenirdik, kaldırımlar araba dolu diyorduk. Şimdi de evlerimiz teknolojik cihazla dolu. Her evde de en az 3 telefon, 1 bilgisayar bulunuyor artık ortalama. Beynimizin kaldırımlarında gezen onca boş bilgiden bahsetmeye bile gerek yok.

Evet belki artık her şey çok kolay, her şey çok çeşitli. Ama değil, maalesef böyle işlemiyor. İnsanoğlu işleri kolaylaştırdıkça, açlığı daha da artıyor. Aslında kendi felaketimizi kendimiz çağırıyoruz. Bize hükmeden bir tanrı gerçeğini kabullenemiyoruz aslında bir türlü. Bu yüzden, biz de bir şeylere hükmetme gereği duyuyoruz. Bunu da bize teknoloji sağlıyor gibimize geliyor aslında. Sonuçta siz şarj etmeseniz, o cihaz ha var, ha yok. Peki onu en fazla ne kadar şarjsız bıraktık? Bir saat, yarım saat. on beş dakika? 

Sonuç olarak, teknoloji hepimizi ele geçirmiş durumda. Evlerde sessizlik var. Bazen klavye sesleri, bazen YouTube videoları oynuyor duyuluyor evlerde. Herkes, kendi ilgi duyduğu şeyle ilgileniyor. Ortak aktiviteler, ortak zevkler azalıyor. İlişkiler makineleşiyor. İnsanları tanımak zorlaşıyor. Her insan aynı imajdaymış algısı yaratılıyor. Teknoloji, toplumu değil, önce bireyi içten içe çürütüyor. Ve eğer farkına varmazsak, çürüyüp gideceğiz. Hepimiz. İstisnasız.
Camus vs. Sartre

Güneşin daha parlak ve çimlerin daha yeşil olduğu bir gün hatırlıyorum. Nasıl olmuştu da kendimi vatanımdan bu kadar uzakta, ta Fransa'da bulmuştum? Beni buraya sürükleyen şeyin ne olduğunu henüz bilmiyorum. Fakat hep bir arayış içindeydim. Ömrüm boyunca neyi bulacağımı bilmeden sadece aradım. Bu öylesine bir serüvendi ki, hiç bir zaman bulduğumla yetinmedim. Lanetlenmiştim sanki, hiç bir şeyden tat alamayayım diye Tanrı beni cezalandırıyordu. Belki de ona inanmadığım için yapıyordu bunu. Çünkü inanasım gelmiyordu. Her şeye gücü yeten bir varlığın oluşunu kabullenmek evrenin karmaşasından korkmakla eş değerdi benim için. Arayışlarımın sebebi de buydu belki. Ve ben hiç bir şeyden korkmuyordum. Sanki kaybedecek hiç bir şeyim yoktu. İnsanoğlunun en derin ve en saklı duygusu da budur zaten. Hayattan en çok zevk aldığımız anlar, ölüme en yakın olduğumuz anlardır. Sadece böyle zamanlarda Tanrı'ya ihtiyaç duyarız. Ben hiç duymadım. Peki neden insan aşık olunca, hayattan zevk almaya başlar? Bunu sorguluyordum son zamanlarda. Aşık olmak ölüme yakın mı yapıyor bizi? Yoksa insan için ölmek, diğer her şeyden vazgeçmek midir? Belki de bizi, benlere bölen, Tanrı'dır.

AŞK 

Kendimizi ve fikirlerimizi yok sayacak kadar sevmeye başladığımızı anladığımız zaman, kendi benliğimizi öldürüyoruz. Bu yüzden aşık olunca, her an o anda sahip olduğunuz her şeyi kaybedecekmişiz gibi yaşıyoruz. Çünkü her şeyden vazgeçmişiz. Elimizde sadece aşkımız var. Peki şimdi size soruyorum, yalan söylemeyen bir siyasetçi, ilhamı olmayan bir yazar ve yahut şarkı söyleyemeyen bir şarkıcı olsa nasıl olurdu? Olmazdı. Yalan söylemeden siyasetçi, söyleyeceğiniz bir şey olmadan yazar, ve güzel bir sesiniz olmadan şarkıcı olamazsınız. İşte biz, insanoğlu, ömrümüz boyunca aşık oluruz. Herhangi bir nesneye binlerce defa, ama başka bir insana, bir kere. Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, insanoğluna verdiği en büyük ve en kapsamlı hediye "Aşk"tır. Ömrü boyunca aşık olmayan bir kişi bile gösteremezsiniz bana. Herkesin bir şekilde unutamadığı bir aşkı vardır, olacaktır. Düzen böyledir çünkü. Ve herkes ölmüştür. Çoğu zaten öldüğü için hayattan zevk alamaz. Aynı zamanda Tanrı'nın lanetidir aşk. Yaşamasını bilene ödül, bilmeyene dünya üzerinde cehennemdir. 

Bana dünya üzerinde Tanrı'nın varlığını kanıtlayabilecek tek şeydir aynı zamanda aşk. Zevkleri ve fikirleri tam uyuşmasa bile, insanları bir araya getirebilendir. En azılı Nazi'yi bile bir yahudi kadınına deli divane edebilendir. Uğruna çok şeyden vazgeçilebilendir. Bizim için bir şeye umut bağlamak neden bu kadar önemli peki? Aşk insan için neden arka planda bir duygu değil de, en baskını? Neden korktuğumuzda ertesi gün etkisini unutuyoruz da, aşkın acısını unutamıyoruz? İnsanların Tanrı kalıbında inandıkları şeyi hiç sorgulama isteği duyduğunu gördünüz mü? Ve ya sevgilisinde kusur arayan bir insan? Göremezsiniz. Gerçekten bağlı olan insan kendi kendini soğutmaktan korkar. Bu yüzden aslında bizim Tanrı sandığımız şey, içimizde beslediğimiz "Aşk"tır. Ve Aşk, zamana direnebilir.

İNANABİLMEK

İnanabilmek, pek çok insan için yapılması en zor işlerden biridir. İçimde yaşadığım en büyük karmaşa, inanmak için neye ihtiyacım olduğunu anlamaya çalışırken yaşandı sanırım. Doğruyu bilmeli miydim, yoksa gerçekten güvenmek yeterli miydi? Peki insan neden anlayışını her zaman bir inanışa dönüştürmeye meyillidir? Doğruyu bilmek işe yaramıyor. Doğruyu bildikçe inanmaktan iyice uzaklaşıyoruz genelde. Acıtan gerçekler yerine, acıtmayan pembe yalanları tercih etmek daima bizim için daha kolay olmuştur. Örneğin, belli bir kesimin insanlarının, insanın gerçekten bir amaçla yaratıldığına inanması. Fakat bu yine garipsenecek bir şey değil. Eğer dünya üzerinde bir doğru olsaydı, tek bir doğru din ve ya tek bir doğru yaşam tarzı, sadece ona inananlar ve güvenenler mutlu olurdu. Bunun bu şekilde işlemediğini hepimiz biliyoruz sanırım artık. İnanmak mayamızda var. Bunu kabul etmeliyiz öncelikle. Hayatımız boyunca, yararlı ve ya yararsız, doğru ve ya yanlış, sürekli bir şeylere inanacağız. Bunu asla durduramayız.

İnanmak, içimizdeki umut tohumlarını yeşertmek gibi. Tohumu yeşertmek için size su gereklidir. Burada o su, inandığınız şey oluyor işte. Aynı zamanda da yokluğunda bizi içten içe öldürüyor. Kime ve ya neye inanıyorsak, aslında bu içimizdeki umuttur. Bu umudun temeli de çocukluğumuzda atılır. Çocukluğumuzda, inanç duygusu, en çok örnek aldığımız kişi tarafından koyulursa, ömrümüz boyunca inanç hissiyatı peşimizi hiç bırakmaz. Pek çok insan için zor olduğunu söylemiştim. Fakat bir çoğu için de bir o kadar kolaydır. İnandığımız şeyi sorgulamaya başladıkça, arkasındaki gerçeği görmek, o şeyin aklımızdaki imgesi ve o şey arasında büyük bir çatışma başlatır. Bunun sonucunda da ya yeni bir şey oluşur, ya da önceden oluşturulmuş şey değiştirilir. Bu olayın hayal kırıklığı, bizi yeni bir inancın açlığına sürükler. İşte çabuk inananlar, sorgulamayanlardır. Ve inanmak, zamana direnebilir.

ERDEMLİ İNSAN

"Erdemli İnsan" kimdir? Erdemli İnsan, bir şeyleri karşılık beklemeden yapabilendir. Erdemli İnsan, kendi mutluluğundan çok çevresinin hoşnutluğunu ön plana koyandır. Onun için önemsemek, aşık olmak ve inanmak önemlidir. Erdemli İnsan bunları her zaman yapar. Fakat asla bir karşılık beklemez. İnanır, sever, yardım eder fakat yardım kabul etmez. Dışlanır fakat dışlamaz. Çünkü artık dünyevi işleri bir kenara bırakmıştır. Tek dostunun kafasının içinde olduğunu bilendir Erdemli İnsan. Peki, biz birer Erdemli İnsan mıyız? Hayır, değiliz. Olamayacağız da. Eğer günümüzde gerçek Erdemli İnsanlar olsaydı, bu kadar farklı fikir sahibi yazara ve farklı fikirlere ihtiyaç duymazdık. Birini sevmek için illa bir sebep aramazdık. Sevmek dünyanın en saf ve temiz eylemidir. Gerçek bir erdemdir yani. Fakat her seven, Erdemli İnsan olmaya layık değildir. Çünkü bir insan, derin bir edebiyat ve ya fizik bilgisi ile alim, bilgin olamaz. İnsan önce kendini, sonra bilgiyi, sonra öğrenmeyi, sonra da var olan her şeyi sevmeyi bilmelidir. Ki böyle bir erdem, Tanrı'da bile yoktur. Tanrı bile herkesi sevemez. Sevse bile karşılığında ona tapılmasını ister. Erdemden yoksundur. Tanrı hepimizi sevecek olsaydı, bizi yaratmasına hiç gerek kalmazdı.

Erdemli İnsan, Tanrı'yı aramayandır. Çünkü o zaten üstinsandır*. Başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Fakat tıpkı Nietzche'nin Zerdüşt'ü gibi, ne kadar bağırırsa bağırsın, kendini kimseye anlatamaz. Çünkü onun erdemi diğer insanlar fazla gelir. Akılları almaz. Ve aklımızın almadığı her şey bizim için saçmadır, gereksizdir. Fakat ne Zerdüşt'ün çağında üstinsan vardı, ne de şimdi var. Ne de gelecekte olacak. Erdemli İnsan, üstinsandır. Üst insan, Tanrı'nın öleceğini kabullenendir. Kendi ahlakını bilir ve ona göre yaşar. Toplumun bir ferdi, "kölesi" olmaktan kaçınır. Herkesi sever, herkese inanır fakat hiç bir karşılık beklemez. Doğasına aykırıdır.

BEN

İşte bunca süredir kafamı kurcalayan şeylerdi bunlar. Kendi içimde konuşmaktansa kalemimi çalıştırmak her zaman daha ilgi çekici geliyor bana. Sebep nedir bilinmez fakat bu aralar çok düşünüyorum. Şu yaşta bembeyaz oldu saçlar. Düşünmekten başka bir şey yapamıyorum. Hayatın bana verdiği tek şeyin yorgunluk olduğunu düşünmeye başlıyorum yavaş yavaş. Ama ben yukarda bahsettiklerimden değilim. Belki de bu yüzden yorulup fazla düşünüyorum. Benim hayatta inandığım tek şey sevginin gücüdür. Sevgi, öylesine bir bağdır ki, aşılamayacak engelleri, geçilemeyecek denizleri geçirtir. Dünyanın Cehenneminden söküp kendi cennetine alır. Ama benim, daha kafamdakileri size birebir aktarmam için bir fırın ekmek yemem gerekiyor.

Kafamı kurcalayan bir çok şey var aslında. Bir tek bu üçüyle geçiştirmek, zihnime saygısızlık yapmam anlamına gelir. Sonuçta ömrümüz boyunca bizim yoldaşımız olacaktır zihnimiz. Nereye gitsek bizimle geliyor. Ama artık düşünmekten ikimiz de yorulduk. Başka bir şey yapamaz hale geldik. Çok konuşan, ama söyleyecek bir şeyi olmayan bir adama dönüşüyorum yavaş yavaş. Beni içten içe yiyip bitiriyor içinde kaybolduğum düşünceler.

BİZ

Biz her zaman, aklımıza geleni değil de, kalbimizden geçeni yapmaya çalışıp kaybettik. Akla gelip, dışa vurulmayan şeylerin doğruluğu, hepimizin kendimize ve kalbimize, vicdanımıza olan güvenimizin sonunu getirdi. Ve tıpkı, içinde anlaşmazlık olan devletler gibi, bizler de bölünüp bir sürü "ben" olduk. Önceden de bahsettiğim her şey, bu benlerin düşünceleri. Hepsi birleşip beni oluşturuyorlardı eskiden. Fakat hatalarımız, bizi birbirimizden belki de sonsuza dek kopardı.

Belkide bir kez daha tek bir bütün olabiliriz günün birinde. Bu da gömüldüğümüz güne karşılık gelir. Çünkü hepimiz, aynı anda öldüğümüzü düşünürüz. Hiç birimiz karşı çıkmazsak, yeniden bütün, hemfikir oluruz. Ve en azından ölürken de olsa tekrar kimsenin bizi koparamayacağı bir duruma geliriz. Bizim için önemli olan da budur zaten. Her ne kadar ayrı "ben"ler olsak bile, bir gün tekrar aynı kalem altında birleşeceğimizi biliyoruz.

DİĞERLERİ

Diğerleri bize hep uzaktan bakar, biz konuşmadıkça bizden nefret ederler. Çünkü bizim içimizde akan nehirleri öğrenmek için canlarını verebilecek kadar meraklılardır. Fakat bizi, sadece akıntılara kapılmayı göze alacak kadar cesur insanlar yakından tanıyabilir. Nehrimize girenler, hep orada kalırlar. Benim nehrime sadece bir kişi girebildi, akıntımı bile dizginledi. Ama bahsedeceğim şey bu değil. Bizi bilenler, daima bizim akıntımızdan korktu aslında. İçimizde oluk oluk akan o nehir, bizi biz yaptı. Yer yer dalgalıydık, yer yer durgun. Durgunken, akıntıya kapılanın kıymetini bilemedik. Estik, gürledik.

Ve diğerleri, nehrimizin berraklığında gerçek yüzlerini görmekten hep korktular. O yüzden asla bizi kabul etmek istemediler. Ama ben onların nehirlerine baktığımda zaten hiç bir şey göremiyordum. O kadar bulanık ve kararsız ki, daha ne yöne akacağını bilmeyen nehirler gördüm. Biz, her zaman berrak olduğumuzdan kaybettik. Ama ne kadar hor görülsekte, biz diğerleri için asla nehrimizi kirletmedik. Onlar korktukça biz daha da berraklaştık. Belki kimse nehrimize girmek istemiyordu. Ama giren bir kişi bize yetmişti.



Belki de "ah nerede o eski günler!" diyecek kadar yaşlı değilim evet. Ama hayatımızdan televizyonu atsak neler olurdu sizce? Ben kendi düşüncemi söyleyeyim. Derin bir "oh" çekerdim. Çünkü biz artık bu makinelerden daha fazla makineyiz. Biz onların karşısında yaşlanmaya mahkumken, onlar gelişiyor. Her geleni bir öncekinden daha kapsamlı özelliklere sahip oluyor. Eskiden evin en küçüğü kanal değiştirirken, şimdi o görev evin en büyüğüne düşüyor. Artık daha kolay çünkü. Tek tuş. Hangi dizinin hangi kanalda oynadığını, kaç dakika reklam verdiğini, özetin saat kaçta bittiğini bile ezbere biliyoruz artık. Akşamları evlerde herkes susuyor, televizyonlar konuşuyor. Belki doğru, belki yanlış şeyler dolduruluyor kafamıza. Kafamıza doldurulan şeylerden belki büyüklerimiz etkilenmiyor. Ama yeni neslin mertliği, televizyonlar ve yanlış bilgilerle bozuluyor. Toplum ahlakı dediğimiz şeyin bozulması önce yaşlı bireylerden başlıyor çünkü. Peki anne babalar iyi çocuk yetiştiremezse, yaşlı bireyler çocuklara iyi örnek olmazsa ne olur?

Toplumun ahlakını en çok etkileyen şey, kitlesel iletişim araçlarıdır. Eskiden gazeteler, dergiler vardı. Şimdi televizyonlar, bilgisayarlar ve telefonlar var. Sesimizi duyurmak çok kolay. Bu yüzden de elinde bunlardan birini bulunduran, kendinde otomatik olarak konuşma hakkı buluyor. Eskiden ağzı olan konuşuyor derdi büyüklerimiz, şimdi klavyesi olan yazıyor, televizyon izleyenler entelektüel sabah programlarımız sayesinde bilinçli vatandaş olduklarını falan sanıyorlar. Benim dünya üzerinde genel olarak gözlemlediğim şeylerden bir tanesi de insanların bir şeye sahip olarak yetinmemeleri. Bu yüzden kendimize ihtiyaçlar yaratıyoruz. İşte televizyon bağımlılığı da bunlardan biri. Televizyon olmazsa vakit geçiremeyeceğimiz gibi bir algı var insanlarda. Fakat ben, "eskiden televizyon mu vardı?" Anlayışına da karşıyım doğrusu. O zaman yoktu, şu an var. Varsa neden dozunu aşmayacak şekilde faydalanmayalım ki? (Gerçi bizim televizyonlarda kimin eli kimin cebinde belli değil, faydalanacak bir şey yok. Burası ap ayrı bir konu.) Ellerinde kitap olması gereken çocuklar tarihini saçma sapan dizilerden öğreniyor. Anne babalarının evlilik öyküsünü dinlemek yerine çarpık ilişkilerle dolu televizyon dizilerinden öğreniyor. Sadece ülkemiz olarak algılamayın bunu. Ben bir çocuğun hayatın temellerini öğrenmeden bu tarz içerikleri tüketmesine karşıyım. Yabancı da olsa fark etmez. Ama en çok bizim toplumda görüyorum bunu. Yani evet, faydalanmalıyız. Ama faydanalırken de dozu aşmamalıyız.

Toplum olarak, sebebini bilmediğimiz bir acı çekiyoruz. Her yer üzüntü dolu. Televizyonlar, sokaktaki duvar yazıları, şarkı sözleri. Yüzler gülmüyor, suç oranları tavan, sabahları 6-7 kişinin birbiriyle bağrışarak "sorunlarına çözüm aradıkları" programları izliyoruz. Peki ne kazanıyoruz? Tüm bu hüzün, gerginlik ve kasvetten bir kazancımız var mı? Var. Derin ve büyük bir paranoya. Annelerin çocuklarına sanki onlar sokağa çıktıklarında anında bir zarar gelecekmiş gibi korumacı davranmaları, gelecek nesli içine kapanık ve korkak yetiştiriyor. Suçu sadece televizyona atmakta saçma olur, etraf belirli bir ölçüde kötü, fakat bunun sebebi de yine çekirdekten yetişirken yapılan ebeveyn, çevre ve toplum hataları. Bir çocuk kendi hayatıyla ilgili karar mekanizmasını edinecek kadar iyi bir eğitim alırsa, neyin ona zarar vereceğini, neyin onun için zararlı olduğunu seçebilir. Bu eğitimi de sabah programları değil, biz verebiliriz. Bilinçli anneler, bilinçli çocuklar. Fakat o bilincin böyle bir televizyon bağımlılığıyla oluşması zor. Bazı evlerde reklamlar bitmeden çocuğun ödevine yardım edilmez, sorusu cevaplanmaz, hadi cevabı bırakın, çocukla iletişim kurulmaz. Hatta sofra bile reklam arasına kadar olduğu yerde kalır.

Çocuklarla ilgilenmeyen bir toplumda, aile içi kuşak çatışması başlar. Çocuk ailesinin bir şey bilmediğini onu anlamadığını düşünüyor, ailesi de çocuklarının yanlış yolda olduğunu düşünmekten başka bir şey yapmıyor. Hayatını ailesinden öğrenmesi gereken çocuk, öğrenmemesi gereken yerlerden, öğrenmemesi gereken şekilde öğrenir. İşte televizyonlar ve diğer iletişim araçları, bizi bundan alıkoyuyor. Çünkü hiç bir şey ile uğraşmaktan o kadar meşgulüz ki, diğer insanlar ve işlerimiz bize adeta yük gibi geliyor. "Ah evde kurulsam da bir televizyon keyfi yapsam" "Şu çocuklar bi' sussa da rahat rahat televizyonumu izlesem yahu" "Of be, yarın yine iş var. Kim çekecek şimdi?" Sabah kalktığımızda hangimiz dinlenmiş olarak uyanıyoruz? Hangimizin bel ya da baş ağrısı dinmiş oluyor uyandığımızda? Bana kalırsa, hiç birimizin. Akşama kadar maruz kaldığımız onca sesten sonra, o rahatsız koltuklara kurulup ev ahalisini duymamak için sesi sonuna kadar açıyoruz. Şimdi size soruyorum; Televizyon izlemek için mi dünyaya çocuk getiriyorsunuz? Yoksa sadece 5-10 dakikalık bir zevk almak için mi? Youtuber yapmak için de olabilir. Çekirdekten salak yetişsin istiyorsanız ilgilenmemek iyi bir yöntem. 

Burada bahsettiklerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, gördüğüm kadarıyla televizyon yüzünden ya çok ilgisizleşip, anne-babalık işini unutuyoruz, ya da fazla abartıp, yine anne-babalık işini unutuyoruz. 2x=12 yazmak yerine 3x=12 yazmak gibi. Her türlü aynı sonuca çıkıyoruz. Çünkü toplumca eksiğiz ve bilgisiziz. Televizyondan bir şeyler öğrenerek çocuklarımızı geleceğe hazırlamaya çalışıyoruz. Asıl bahsettiğim konu da bu zaten. Çocuk yetiştiremiyoruz. Çektiğimiz sıkıntıların temeli bu. Evde televizyon, okulda yanlış ve baskıcı eğitim. Evden çıkmayan, hiç bir şeyden haberi olmayan bir nesil var elimizde. Arada sivrilenler var tabii ki, fakat istisnalar kaideyi bozmuyor. Doğru bilenlerin bildikleri hiçe sayılıyor. Bir çocuk, eğer annesine ve ya babasına bir şey anlattığında dinlenmiyorsa, sevgiden yoksun büyür. Bu yüzden de kimsenin onu dinlemeyeceğini düşünür. Hele bir de böyle anne babaların, konuşma bozukluğu, fiziksel zihinsel engel gibi "kusurları" oldu mu (ki bunlar kesinlikle kusur değildir. Hiç birimiz istediğimiz için burada değiliz.) Çocuklarındaki kusurları görmeden onları dinleyenler gerçek anne babalardır. Hepsinin ellerinden öpüyorum. Özellikle engelli çocukları olan ebeveynler. Hepsi taktire şayan insanlar.

Sokakta bir çocuk, genç küfür ettiğinde, genelde dayak atacakmış gibi bakacak bir tayfa hep orada olur. Sanki biz küfür bilerek doğduk. Büyükleri etmese, çocuklar küfür etmeyi öğrenmez. Çünkü büyükler her zaman bizim için rol modellerdir. Ve rol modellerimiz, en cahili olarak nitelendirebileceğimiz insanlar bile sosyal medyanın kurdu olmuş. Telefonlar kitleniyor, televizyona geçiliyor. Ben, bu yüzden kendime kimseyi rol model alarak büyümedim. Öyle bir şansım yoktu. Asosyal büyüdüm. Sonra asosyalliğin getirisi olarak çok şey bildiğimi düşünüp hiç konuşmadım. Belki de bildiklerim doğrudur. O bahsettiğim derin paranoya, insanların içinde oldukça sağlıklı bir nesil yetiştirmekten uzak, dışardaki tehlikelerden korkacağız. Peki neden hepimiz evimize kapanıp sadece bize bir şey olmasın diye dua ediyoruz? Hiç bir çaba göstermeden dua etmek, ne işimize yaracak? Neden kimse hayatından onları kötü etkileyen televizyonları, telefonları atmayı denemiyor?

Televizyonlar ve telefonlarımızdan başımızı kaldırdığımız an, başkalarının yaşadığı hayata imrenmeyi bırakıp, kendi hayatımızı yaşamaya başladığımız an, buralar daha güzel yerler olacak.

Biz televizyonla pek alakası olmayanlara gelirsek; Bizler de kitap okuyan tayfa olarak "salak" bireyleriz. Başkalarının hayal gücünden besleniyoruz çünkü. Bunu söyleyen insanların hayal gücü de "cool" olmak için sigara içen film yıldızlarını taklit etmekten öteye geçemiyor. 

Görüşmek üzere!


Arnolfini'nin Evlenmesi, Jan van Eyck, 1434

Karamsar değilim aslında ama işte bir iki hikaye denemem de var, buyurun efenim bu ilki. Yazdığım ilk ciddi yazıdır da aynı zamanda. Hadi ben kaçtım. İyi okumalar size.

Bazı düşler kuruyorum! diyerek başladı söze. Sonra sustu. Fakat aldırmadık. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, Frederick için sigarasını yakmak her zaman önemli ve özverili bir iş olmuştur. Ceketinin düğmesini açıp, sağ iç cebine elini atıp kibritini çıkarışı hala o günden aklımda kalan en canlı anı. Sonra bana döndü ve “Hiç aşık olacağımı düşünür müydün!” diye heyecanlı bir şekilde sordu. Öyle heyecanlıydı ki, gözleri öyle parlıyordu ki! Eski dostumun yüzünde böylesine gül bahçeleri oluşmasını sağlayan hanımefendiyi çok merak etmiştim doğrusu. Çünkü masadaki 4 kişi ve ben çok iyi biliyorduk ki, Frederick mutsuzluğu kabullenmiş ve aşka peri masalı gözüyle bakmıştır yaşamı boyunca. “Ne oldu peki?” diye sordu Frank. Fakat cevap yoktu. Sigarasını bitirmek istediğini işaret etti bize. Gözünden akan yaşları da içine çekmeye çalışıyordu. Atıldım, kendini bilmezce sordum, “Sen ağlar mıydın ki?”. “Ağlamıyorum”, dedi. “Sigaranın dumanı gözlerimin içinde senelerdir tuttuğum tanecikleri salmaya çalışıyor, ben de karşı koyuyorum. Hepsi bu” diye de ekledi. Anlatmaya başladı sonra. Ve hepimizden katı bir dille ricada bulundu. “Lafımı keserseniz, asla lafa devam etmem.” Sustuk, ve kafa salladık. Bu andan itibaren ağzından dökülen her kelimeyi size bire bir aktarmaya niyetliyim. Boğazını temizledi, ve biz de tıpki annesinden solucan bekleyen yavru kuşlar gibi ağzımızı ona açtık, ve bekledik.

Söze başladı. “Benim hayatım hiç bir zaman düz bir çizgide ilerlemedi, tıpkı trafikte hava atmaya çalışan gençler gibiydi hayatım. Bir sağa bir sola savruldum, ve en sonunda da hiç durmamam gereken yerde durdum. Yine hayatımı delicesine bir oraya bir buraya sürüklerken, onu gördüm. İlk defa benden başka bir insanın da kalbi olduğunu hisettirdi bana tek bakışında. Belki aptalcaydı yaptıklarım, aşık olmak aptalcaydı belkide. İlgi görmeye çalışmak, onu görmeden nefes alamayacağını düşünmek. Ama alamıyordum işte. Onsuz sıçmaya gitmek bile imkansızdı benim için. Hafifçe esen rüzgarda kulağımda çalan yavaş bir şarkı gibi geliyordu bana. Benim ilhamım gibi yani. Hayatımda ilk defa, kendimden başka bir varlıktan ilham alıyordum ben. Beni tanıyan herkes, götü kalkık egoist bir piçin teki olduğumu söyler. Hatta bazıları çok ileri gider ve yüzüme tükürür. İnanın bana dostlarım, eğer kendinizi böyle biri olarak görüp, bundan övünüyorsanız, ya gamsızın tekisiniz, ya da gerçekten kendi beyninizdeki imgelerden başka kimseniz yok. Ben bunu fark ettiğimde, benim için çok geçti. Zaten beni sevdiğini düşündüğüm insandan yeterince kaçmış, ona fark etmeden yeterince zarar vermiştim. Ben de seviyordum aslında. Ama asla ona layık olduğumu düşünmedim. Çünkü bendeki hep "çirkinlik egosuydu.” İsmini ben koymuştum. Bu zaman kadar hep zekamla avundum. Zekiyim dedim. Ama bana kendini açtıkça, sadece boş bilgilere sahip olduğumu gördüm.

Siz hiç hayatınızda, biri kızdığında sevinecek kadar yalnız kaldınız mı? Kalmadıysanız, beni anlamanız ağzıman çıkan her sözcükte daha da zorlaşacaktır. Ama bu kızmalar farklıydı. Bu kızmalar hayatımda hiç karşılaşmadığım kadar tatlı şeylerdi. Çünkü altında gerçek bir sevgiden doğan sinir yatıyordu. Zekam hala algıda işime yarıyordu. Ama tekrar ekleyeyim, artık zeki olduğumu düşünmüyorum. Artık onun sevgisi ve bedeninin huzuru hariç hiç bir şeyden emin değilim. Fakat insanlar, hele benim gibi matematiği kötü olanlar, hesap yapmaktan kaçar. Hayatı akışına bırakır. Siz hiç kendinizi gerçek seveninizin akışına bıraktığınızda, günlerce, gecelerce dinmeyen baş ağrılarınızın dindiğini hissettiniz mi? Ben hissettim. Ben onu görene kadar, kendi dünyamda, dışardan kabul ettiğim bir iki misafirimle yaşıyordum. Ama misafirlerim bile gereksizdi bana. Sadece zararlardı. O hariç. Ben hiç bir zaman bir insandan zarar hariç başka birşey gördüğümü hatırlamam. Ama her şey değişmişti sanki. İlk defa güvenmem gerekiyordu. Güvendim, güvenmeye devam ettim. Öyle mutluydum ki! Benimle ilgili kafasında bazı nefretler ve kinler vardı. Haklı sebeplerdi bunlar.Sonuçta hiç bir kadın, önceden de onu sevdiğinizi söylediğiniz halde, başka biriyle olmanızı hoş karşılamaz. Fakat bunların hepsi benim açımdan hatalardı. O hariç. O gerçek bir sebepti. Gelecekten umutlu olmaya, çevrem ne kadar kötü olursa olsun bir gün her şeyin benim için gece bulutsuz havada beliren ay kadar aydınlık ve net olacağına inanmama gerçek bir sebepti. En sevdiğim şey yazmaktı. Gece banklarda oturup yazmak. Bulduğum her sanatsal içeriği tüketmek, yalnızlığımı kültürlenip yok etmek. Bir Edgar Allan Poe olmak, bir Alfred Hitchcock olmak istemiştim. Kendi içimde tabi. Bunların hepsinin yanında, bir de tanrıyı arıyordum. Ama onu da bulmam çok zor olmadı. Bu kounuya ayrı olarak değineceğim. Ne diyordum, kendi dünyamda yaşamak, kendi kendime umut vermek. Kendimi sevgiye ihtiyacım olmadığına adapte etmekle geçirdim önceki ömrümü. Çünkü asla benim gibi birini sevecek kimse olduğunu düşünmedim.

Ama o asla kimse değildi. O sadece o'ydu. Kendisiydi yani, hiç bir şeyle kıyaslanamazdı. Ya da ben kıyaslamak istemiyordum. Öten martıları görüyor musun, Martin?! Onlara iyice bak ve bana söyle. Bir martıyı açık havada parlayan güneş ve bir insan elinden gelecek küçük bir ekmek parçasından başka ne mutlu edebilirdi ki? Bilmiyor musun, Martin? O zaman zahmet etme, sana ben söyleyeyim. Bir Martıyı ekmek parçasından daha mutlu edecek tek şey, her gün ekmek parçası bulabilmek umuduyla aynı yerde daire çizmektir. Benim de yaptığım tam olarak buydu. Yaşadım, onu tekrar kazanabilmek için yaşadım. Yaşamaya devam da edeceğim. Şimdi diyeceksiniz ki, -bize döndü ve dikkatlice baktı- ayrıldın mı da böyle mızmızlanıyorsun be adam? Ben de size diyorum ki, size bu andan sonra anlatacağım şey tam olarak “Hayalleriyle bütün bir adamın gerçek sevgiyle tanışması” diye adlandırılabilir. Buna gram şüphem yok. Memnun olmadığım tavırlarım, hallerim var. Onun yüzüne baktığımda söylemek istediğim tek şey onu çok sevdiğim. Çünkü ne kadar söylesem de asla yetmeyecek gibi hissediyorum. Günlerce yazdım, senaryolar, şiirler, oyunlar, denemeler, köşe yazıları, ama hiç biri dertleşmek kadar etkili değildi. İşte bu yüzden dostlarım, tam da bu yüzden bugün burada 5 yılı aşkındır görmediğim sizlerle oturuyorum. Çünkü 5 yıllık bir hiçlik sonucunda, gerçek dostlarımın bu masadakiler olduğundan gram şüphem yok. Zamanında size haksızlıklar yaptım. Gereksiz insanlar için sizi ihmal ettim. Onu ihmal ettim. Fakat artık gerçeği buldum ve çok net görebiliyorum. Kısa kesmeliydim bu kısmı, ah aptal kafam.

5 yıl önceydi. Üniversiteyi bitirmiştik, o kadın senin bu kız benim hayatımızı yaşıyorduk, hatırlıyor musunuz? Sonra birden bir sabah Prag'a gittiğimi öğrendiniz. Hem de gece sizin paranızla içtiğim içkilerden birinin altına sıkıştırıp kaçtığım notla. İşte o yaptığım ilk hataydı. Prag'a yerleştim. Orada küçük bir banliyo mahallesine yaşıyordum. Bir mutfağı iki odası vardı. Tualeti tamamen evden bağımsızdı. Ve tavanı açıktı. O yaz o tavanı yaptırmadım. Resmen yıldızları izleyip sıçmak için can atıyordum. Bir gece sokağa çıktım. Yazmak için ilhama ihtiyacım vardı. Her zaman gittiğim bara uğradım, bir bardak biramı içtim ve oradan uzaklaştım. Çünkü içtiğim her içkide size, dostlarıma yaptığım haksızlık geliyordu aklıma. Asla şişenin dibini göremedim sizi terk ettiğim günden beri. Yazmak için kendi aklımda bir mahkeme kurup, kendimi yargılamam gerekiyordu. Tek zevkim sigaraydı. İki sokak ötemde yaşlı tonton bir amca tütün dükkanında sarıyordu bunları. Çat pat öğrendiğim ana dilleriyle onunla konuşuyordum. Bir gün bana istersem ingilizce konuşabileceğemi, anlamasa bile dinleyebileceğini söyledi, teşekkür ettim. Anlattım. O günden sonra o dükkanın önünden bile geçmedim. Sebebini bilmiyorum. Zaten 1 sene sonra hayatını kaybetti o amca. Mezarına gitmeye bile yüzüm yoktu. Çünkü belkide beni düşünen birini daha, böylece küs yollamıştım. Prag'ta kaldığım 4.5 yıl boyunca sürekli kendimi yargıladım, kendimle çeliştim. Ta ki geçen yaz evime, Miami'ye dönene kadar. Evimin yabancısıydım. 5 yılda hiç bir şey değişmemişti. Ben de dahil. Ölmeyi kafaya koymuştum. Ama o an, işte o an. Evimden çıkıp sigara almak için alışveriş merkezine gidecektim, köşeyi döndüğüm gibi tatlı mı tatlı, narin mi narin bir bayana çarptım. Suratımın asıklığından korkmuş olacak ki, o ince ama nedense ilk gördüğümde aşık olduğum dudaklarından “Kusura bakmayın” gibi sert bir özür ifadesi döküldü. Suratım ilk defa güldü, gözlerinin içine baktım, bir şeyi olup olmadığını sordum. “Kahvem üstünüze döküldü, asıl sizin bir şeyiniz var mı?” Diye sordu gülerek. Evet ona öylesine vurulmuştum ki, anca o söylediğinde üstüme döküldüğünü anladım o sıcak kahvenin. Fakat gözleri şişti, ve ağlıyordu. Telefonu da çarpmanın etkisiyle yola fırlamış, üstünden bir kaç tane de araba geçmişti. Kendimi mahçup hissettim. Eğer dedim, beni beklerseniz, evim şurada. Üstümü değiştirip hemen geliyorum. Bekleyeceğini düşünmüyordum aslında, yaklaşık 1 saat sonra geri gittim. Anca kurulanmıştım. Orada olduğunu görünce aşık olduğumu hisettim. Çünkü benim yaptığım o hayvani davranışa karşılık, o beni yinede beklemişti. “Hiç gelmeyeceksiniz sandım” diye heyecanlı ve üzgün bir ifadeyle yüzüme baktı. “Özür dilerim” dedim. Gittik. Ona birikmişlerimle yeni bir telefon aldım. Çok itiraz etti, fakat almak zorundaydım. Çünkü benim hatamdı. Gitmem gerekiyor dedim. Fakat bana öyle bakıyordu ki, sanki yabancı bile olsam beni tamamıyla tanıyordu artık. Omzumda ağlamaya ihtiyacı olduğunu hisettim. Gözlerindeki o masum şişliğin sebebini öğrenmek istedim. Ve kahvesini de döktüğümü, bu yüzden ona bir kahve borçlu olduğunu söyledim. Kabul etti. Oturduk, tam da bu masada oturduk. Telefonunu açmak istiyordu. Çünkü ona bilmeden en çok istediği telefonu almıştım. Bunu sonradan öğrenecektim tabi. Aşkı ilk o zaman hisettim. Aşık olduğunuz kişi mutluyken, içinizde uçuşan kelebekler şarkı söylüyorlardı. Yüzüme baktı, ne iş yaptığımı sordu. Yazar olduğumu söyledim. Tanıdı beni, tiyatroda oynayan bir oyunumu izlemiş. İsmimi duyunca inanmak istemedi tabi ilk başta. Çünkü zamanında üslubuna hayran kaldığı yazar şimdi ona aşık olmuştu. Yüzüme dikkatlice baktı. Hayatın tüm yorgunluğunu gördü. Erken yaşta bembeyaz olmuş uzun saçlarımın kendini belli eden tellerini gördü. Onlara baktığını fark edince, fazla düşünmekten onlar deyiverdim. Bana yakıştığını söyledi. Saçlarımın bir iki tel daha beyazlamasını istemiştim o an. çünkü bu, bir insanın ağzından kendimle ilgili uzun zamandır duyduğum tek övgüydü. Okşanmıştım. Hayatımda ilk kez anne baba ve eş sevgisini aynı kişide aynı anda hissediyordum. Ama sonra çevremdeki her insanı, bişey yapmasam bile kırdığımı kendimden uzaklaştırdığımı fark ettim. İçime dert oldu. Onun gibi birini üzemezdim. İşte tam da bu yüzden, ona hislerimi söylemek yerine saklamayı tercih ettim. Sakladım, öyle sakladım ki ona aşık olmadığımı düşündü günlerce. Ben de her gece uyanıp ağladım. Bir sevgilim oldu bu ara içerisinde. Ona anlattım sevgilimi. Ama yaptığım sevgili hiç olmamalıydı. Onun yeri hep benim koynumdu. Onunki de benim. Onu incitmekten korkup hislerimi söylemedim, fakat bu sefer de bambaşka bir şekilde onu kırdım. Kırdım, kırdım ve kırdım. Sadece üzdüm onu. Gecelerce ben birileriyle sevişirken o ağladı. Peki ben ağlamadım mı? Her seviştikten sonra balkona çıkıp ağladım. Onu bana anlatan şarkıları açıp, ona her şeyi açıklayacak bir mektup yazdım. Ama şimdi o mektubu görse yeni yazdım sanar. O yüzden odamın bir köşesinde duruyor hala. Çok sevdiğim bir kitabın içerisinde. Sonra bir gün artık benimle görüşmek istemediğini söyledi. Beni sıktığını, benim bir hayatım olduğunu ve o hayatta kendine bir yer görmediğini söyledi. İkna ettim onu gitmemesi için. Gitmedi. Onu terk edersem beni öldüreceğini söyledi. Kabul ettim. Oturduk konuştuk. Ben zaten ayrılmıştım sevgilimden. Üç gün olmuştu. Söylemedim ona. Neden bilmiyorum. Hala beni yanlış anlar diye düşünüyordum. Çünkü birinin bana aşık olduğu düşüncesi kendi kafamdaki distopya için fazla ütopik ve iyimser bir düşünceydi. Ama birden olaylar gelişti. Ona ilk “sevgilim” dediğimde suratını görmeliydiniz, diyemiyorum. Görseniz emin olun hepinizi pataklardım. Kıskançlık krizlerimi ilk defa görürdünüz.

O günden sonra artık o benim tek varlığımdı. Seviyordum. Her fırsatta söylüyordum. İşte hep aradığım tanrıyı da tam orda buldum. Tanrı, bana onu gönderendi. Belki de oydu. Bilmiyorum. Ama bulmuştum. Sevgisine inanmak bir din gibiydi benim için. Gözlerinde kaybolmuştum. Sonra bir gün, -bir kaç ay sonra- onunla mutluken, ondan ayrılınca suratsız ve duygusuz birine dönüştüm. Martin ile tekrar görüşmeye başladım. İçinizde beni en iyi anlayabilen o. Sonra ne onu ne kendimi mutlu edebilecek konuma geldim. Mutsuzdum. Mutsuzdu. Acım, acısı olmuştu. Fakat gereksiz geçici acılardı bunlar. 1 ay boyunca soğuk davrandı. Kavga ettik arada bir. Ama hala ikimizde çılgınlar gibi seviyorduk. Ve ben bu gün artık onu daha fazla üzmemeye karar verdim. Çünkü dünya üzerinde yaşamını sürdüren hiç bir varlık, onun kadar mutlu olmayı hak etmiyordu. Fakat ben ondan gidersem ona verdiğim azıcık mutluluğu da elinden alacaktım. Buna da hakkım yoktu. O yüzden dostlar, sizden bir tavsiye almaya geldim, ve burada sizinle konuşuyorum. 5 yıl, koskoca 5 yıl. Ve bambaşka, aşık bir Frederick var karşınızda. Söyleyeceklerim bu kadardı.“ dedi be bitirdi. İşte böyleydi. O gün ona çeşitli tavsiyeler verdik. Ama hepimiz kafasında bir planı olduğunu biliyorduk. Çünkü o eğer kafasında bişey yoksa, bizimle asla konuşmaya yeltenmeyecek kadar gururlu bir insandı. Ama biz, onun sandığının aksine onu çok seviyorduk. Sadece erkekler sevgisini göstermekte pek iyi değildir. Birlikte içilen bir yudum su bile çok şey anlatır arkadaşlıklarımızda. Fakat o, sevgiyi hiç görmediği için, sevgiyi unuttuğu yaşında ilk defa sevgiyle karşılaşınca, ne yapacağını bilemedi. O günden sonra bir 5 sene daha görüşmedik. 5 sene sonra beni evinde davet etti. Evlenmişlerdi. Mutlulardı. İşte istediğim buydu. Varsın bizim onu sevmediğimizi düşünsün. Fakat ben onun sonunda göt gibi kalmasından, aşk hakkında söylediklerinin altında ezilip kalmasından zevk alıyordum. Çünkü onu hepimiz seviyorduk. Tam Martin ile işlerimizi yoluna koyduğumuzda, -ev ziyaretimden 1-2 sene sonra- eşiyle kısa bir ara verdiklerini öğrendim. O gün nasada oturan Franklin'le yolda karşılaşınca ona anlatmış, artık hiç düzelmeyecek gibiymiş araları. Bu onu son kırışım demiş. Franklin'e bir adres vermiş. "Beni burda ziyaret edebilirsiniz, ama sizi 2. terk edişim. Geleceğinizden gram umudum yok” demiş. Fakat o günden sonra 5 kere gittik. Hem de tüm ekip. Yoktu. Frederick kapıyı açmıyordu. O günden sonra da kimse onu görmedi. Bir gün eşi bana ulaştı. Aradan 6 ay geçmişti. Ona bize verdiği evin adresini verdim. 1-2 gün sonra Frederick'in kendini astığı haberi geldi. Karısı kendi elleriyle, günlerce ağlaya ağlaya gömdü onu. Ben şu an 70 yaşındayım. Ama bu olayı asla unutamam. Frederick mutluluğu hak eden bir insandı. Ha peki sorarsanız, karısına ne oldu diye, zavallı kadın, her gün en sevdiği yemekleri götürdü ona, gece yanında yattı, en sevdiği kitapları okudu. En son bir gece, kitap okurken uyuya kaldığında, üstüne yağan kar onu sabaha kaskatı kesmişti. Artık o da çok sevdiği Frederick'in yanına gitmişti. Ömür boyu birlikte olma sözü verdikerlini söylemişti bana ev ziyaretinde. Yaptığı her şeye rağmen çok seviyordu. İşte, onların hikayesi de bu kadardı. Hayatım boyunca ölüp, Frederick'e sarılacağım günü bekledim. Çünkü ona yaşarken verdiğim değeri hiç hisettirememiştim.
Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938)

Büyük Türk milletinin önderi, babası Mustafa Kemal Atatürk. Belki yaşım onu anlamaya henüz yetmiyor şu an, fakat o ve benim yaşıtlarımla birlikte bana da emanet ettiği bu güzel, eşsiz topraklara bakınca, "Ata'nın bize olan güvenini boşa mı çıkardık acaba?" diye kendi kendine sormadan edemiyor insan. O ki, tüm dünyaca kabul görmüş bir lider, bir komutan ve işini alnının akıyla yapmış bir "Reis-i Cumhur".

Ömrünün çoğunu cephelerde harcamış, 57 yıllık bir dev. Ama o'nun ve arkadaşlarının savaşı, asıl 1923'te başlamıştı. Yeni ve güçsüz bir devletin başına gelebilecek her şeyle alınlarının akıyla mücadele ettiler. Fakat bu mücadele, Mustafa Kemal'i oldukça yormuştu.1937 yılının sonlarına doğru Mustafa Kemal'in sağlık durumu iyice kötüye gitti. Artık toparlanamayacak haldeydi. 1938 yılının başında bacaklarındaki kaşıntıdan bıkıp, tedavi amacıyla gittiği Yalova Kaplıcaları'nda, dönemin kaplıca doktoru olan Nihat Yaşar Belger, yaptığı muayene sonucu, Mustafa Kemal'in karaciğerinin sertleşmiş olduğunu tespit etti. Sonrasında ise yerli ve yabancı doktorlar tarafından muayene edildi Mustafa Kemal. Ve hastalığına bir teşhis konduldu: Siroz.

Fakat Mustafa Kemal'in öncelikleri farklıydı. Vatanı ve milletinin geleceği, sağlığından daha önce geliyordu ona göre. Kendini iyi hisseder hissetmez, tekrar işinin başına koyuldu. Çünkü vatanı için son bir arzusu vardı: Hatay'ı ana vatana katmak. Fakat Hatay, anca onun bu dünyadan göçüşünden 1 yıl sonra ana vatana katılabildi. Böylece Ata, kendi göremese de, vatanında karşı son sorumluğunu da yerine getirmiş oldu.

 Mustafa Kemal hastalığını önemsemeden 19 Mayıs kutlamalarının ardından Ankara'dan Mersin'e gitmek üzere uzun bir tren yolcuğu yaptı. Fakat onun yorgun ve istekli bedeni daha fazla dayanamadı. Yoğun programı ve bunaltıcı sıcak yüzünden hastalığı iyice ilerledi. 29 Ekim günü Paris'ten getirilen Doktor Fissinger, Ata'yı muayene ettiğinde hastalığının iyice ilerlemiş olduğu anlaşıldı. Fakat Mustafa Kemal Cumhuriyet'in 15. Yıl kutlamalarına katılmak istiyordu. Ne yazık ki katılamadı. Ankara'da hipodrom'da Celal Bayar, Mustafa Kemal'in orduya mesajını okurken, o hasta yatağında "Ah, Ankara'ya gidemedik" diye yakınıyordu Salih Bozok'a. Akşam olunca havai fişekleri duydu Ata. Sonra sofracı Kamil'e sesleri sordu. Kamil "gök gürüldüyor" diye yanıtladı. Fakat Mustafa Kemal ona "hadi enayi" diye yanıt verdi, ve tam o anda Kuleli Askeri Lisesi'ni taşıyan vapur, Dolmabahçe'nin önünnden geçiyordu. "Atamızı görmek istiyoruz!" diye bağırıyordu hep bir ağızdan 10. Yıl Marşı söyleyen öğrenciler. O gün yanındakiler hasta yatağında zar zor doğrulmuş Mustafa Kemal'in ilk kez ağladığını gördüler.

29 Ekim'den 7 Kasım'a kadar hastalığıyla mücadele etti. Bu günlerde yarı uykulu, yarı uyanık geçirdi günlerini Mustafa Kemal. Uyku arasında bir şeyler söylüyor, ayıldıkça da günün süt, pirinç suyu ve meyve suyundan oluşan menülerinden yiyordu. Aslında o günlerde canı enginar yemeği istiyordu. Fakat o günlerde İstanbul'da enginar bulunmyordu. Bu yüzden Hatay'dan sipariş edildi. 5 Kasım cumartesi günü kendine gelir gibi oldu ve Makbule Hanım, Afet Hanım ve Sabiha Hanım Mustafa Kemal'in bitkin düşmüş elini öperek onunla vedalaştılar. 7 Kasımda iyice ağırlaştı Ata, karnındaki su iyice artmış ve o pazartesi sabahı uzandığı yerden kan tükürmeye başlamıştı.Doktorlar geldi, Mustafa Kemal, Nihat Yaşar Belger'e "Doktor, karnımdan suyu çekmek zamanı geldi", dedi. Bunun üzerine Belger, emri yerine getirdi. Akşama Mustafa Kemal'in ateşi hafif yükseldi, ama rahatlamıştı. Gece yarısına kadar sakin uyudu. Gece yarısı uyandı ve 8 Kasım'a girerken, Ata'da komaya girdi. 

9 Kasım günü Mustafa Kemal'de kasılmalar nedeniyle istem dışı hareketler meydana geldi. Bromürlü lavmanı yapıldıktan sonra bu hareketler azaldı. Sık sık öksürdü, terledi öğle saati 3 dakika oksijen verildi. Akşama Ata tekrar komaya girdi. Göz bebekleri ışığa cevap veriyordu, fakat artık refleks alamıyorlardı. Doktoları Müşahade defterine "can çekişme" anlamına gelen "Agoni (Agony)" yazmışlardı. 10 Kasım'a girerken gece çok zor geçmişti. Kısa aralıklarla oksijen verilmeye devam edildi. Sabah 8'de Mehmet Kamil Berk ve Nihat Yaşar Belger Ata'ya glikozlu serum verdi. Saat 9 gibi Mustafa Kemal, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı. Ve 10 Kasım 1938 günü  9'u 5 geçe, onu çok sevdiği milleti ve vatanından bedenen sonsuza dek veda edeceği o derin uykuya daldı Mustafa Kemal. Yaveri Salih Bozok, bilinçsizce merdivenlerden aşağı koşarak alt kattaki boş bir odaya girip kapıyı kapadı. Ardından içerden tek el silah sesi duyuldu. Ata'yı yalnız bırakmak istememişti Bozok. 

Hatay'dan sipariş edilen enginarlar geldiğinde Mustafa Kemal bu derin uykusundaydı.

Nur içinde yat büyük adam! Seni kimse unutturamayacak!



Ren Nehri’nde Yıldızlı Bir Gece, Vincent Van Gogh, 1888


Öncelikle herkese merhaba. Sonunda, uzun zamandır aklımda olan bir şeyi daha gerçekleştiriyorum. Yani bir blog sahibi olmayı. Siz "blogger" diyorsunuz sanırım bizim gibi insanlara. Tabi ben henüz kendimi bir "blogger" olarak tanımlamıyorum, tanımlamayacağım da. Ben yazmak istiyorum, çünkü artık tek dostum kağıtlar ve de bir kalem. Unutmayın ki, hayatınızda yaşadığınız her zorluk, sizi yeni bir arayışın içine sokar. Benim yeni durağım ise bu blog olacak sanırım.

İsterseniz, sizlere bu bloğun nasıl işleyeceğini ufaktan bir anlatayım. Her ay, filmler, kitaplar ve aklıma gelen diğer her şey hakkında yazılar paylaşmayı düşünüyorum. Özellikle sinema benim için her şeyden üstün tutulabilecek bir tutku. Öyle ki her şeyden vazgeçebilirim bir sinemacı olmak için. Zaman ilerledikçe, birbirimize daha da alışacağız. -tabi pes etmezsem-

Beni tanımanız gerekiyorsa eğer, hayallerinin peşinde yeterince koşmuş, fakat en sonunda artık hayal kurmayı sadece dertlerini düşünmekten arta kalan boş zamanlarında yapabilen bir insan olarak tanıyabilirsiniz. Görüşmek üzere!