Yağmur ve Çamur

, ,


Sağ kalmak istiyorsan, diyordu eski bir dostum, en az bir kere kendi içinde ölmen gerek. O zamanlardaki fazla mutlu ruh halimden miydi, yoksa başka bir sebepten mi bilinmez, bu söylediği sözü pek dikkate almazdım. Hatta onunla olan uzun sohbetlerimizden sonra söylediklerini hep düşünürdüm. Ama o sözü üzerine hiç kafa patlatmamıştım. Ama sanırım şimdi anlamaya başlıyorum söylemek istediklerini. Böyle bir söylemde bulunurken aslında iki şeyden bahsediyor olabilir diye düşündüm; Birincisi, yaşamak için elindeki tek sebebi kaybetmek. İkincisi, kaybedilen şeylerin neden kaybedildiğini bulup, onlardan ders çıkarmak. Ama dönüp onun hayatına baktığımda elimde kalan tek seçenek ilki oluyor. Çünkü onu her ne kadar sevsem de, sevmediğim tek huyu hatalarından asla ders almayan bir adam olmasıydı. Bize aşkın ne kadar gereksiz ve zararlı bir şey olduğunu defalarca söyledikten sonra gidip aşık olması, ve bu aşkın ona kafasındaki saçların neredeyse yarısını kaybettirmesi, ve hala buna rağmen aşkını savunması her zaman bizi hem üzmüş, hem de güldürmüştür. Ama dedim ya, her şeye rağmen o ve söyleyecekleri dünya üzerindeki her şeyden daha önemlidir benim için. bizim için daha doğrusu. Anlamlandıramadığım pek çok şey var aslında onunla alakalı. Mesela bazı günler hayatınızda görüp görebileceğiniz en çocuksu insandı. Bazı günler ise genç yaşına rağmen sanki hayattaki her şeyini kaybetmiş, kumar borcunda yüzen ellili yaşlarının ortasında bir adam. Ama en iyi bildiğim şey, istediği şeylerden asla vazgeçmiyor oluşuydu. Pek belli etmese de, hayatımda görüp görebileceğim en hırslı insanların başında gelirdi. Hatta en hırslısıydı diyebilirim. Her konuda istediğini alırdı. Bunun sebebi ne çok zengin, ne de çok başarılı olmasıydı. Evet, başarılıydı. Ama en büyük etken, belki de tek etken, gerçekten ne istediğini biliyor olmasıydı. Ne bir eksiği, ne de bir fazlası. Ve onu mahveden tek şey, yani kendi söylediğine göre onun kafasını tek karıştırabilen, ona tek acı verebilen şey, sevgilisiydi. 

Bize bir keresinde aşkını şöyle anlatmıştı; "Beni ve sevgilime olan hislerimi anlamak için evliya olmanıza gerek yok dostlarım. Siz hiç ilk günkü şiddeti ile kanayacağını bildiğiniz halde kabuk bağlayan bir yaranızın kabuğunu kaldırdınız mı? Eğer kaldırdıysanız, benim O'nu her düşündüğümde hissettiklerimi anlayabilirsiniz." Bu sözü üzerine çok düşünmüştüm. Kabuğu kaldırmasının amacını hiç anlayamadım. Belki kanayacağını biliyordu. Çekeceği acıyı kabulleniyordu. Ama belki de, kabuğu her kaldırışının altında "belki bu sefer kanamaz" umudu vardı. Bunu hiç öğrenemeyeceğimi biliyorum. Bize asla bu konuda bir detay vermez. Bizi düşündürmeyi çok sever. Ama istediğinde ağzımızdan her şeyi dökebilir. Bakışları bize sanki sorgu odasındaymışız hissi vermeye yeterli olurdu bazen. Yani söylemek istediğim, o bize gram detay vermezken, biz, tüm açıklığımızla ona dökülürdük. Her şekilde bize yardım etmeye çalışırdı. Maddi, manevi. Fakat asla yardım kabul etmezdi. Kendi söylediğine göre o bir "vericiydi" karşılık beklemeden verirdi. Aslında bakarsanız, karşılık konusuna hiç katılmazdı. Ben derdi, sizin sandığınızın aksine çok şey alıyorum. Sıcak bir gülümseme mesela. Yüzüne gülümsemek yakışan insanların somurtması beni mutlu eden bir şey değil. Hayatımda böyle bir insan olduğu için bazen kendimi çok şanslı hissederdim. Bazen de ona imrenirdim. Hep mutlu, hep yardımseverdi. Başına gelenler onun için bir şey ifade etmezdi. Her zaman başkalarının daha büyük şeyler yaşadığını düşünürdü. Onun dertlerinden daha büyük, daha çözümsüz. Ve bir gün ölüp gidersem diyordu, sadece beni iyi hatırlamanızı isterim. Bunu neden söylerdi hiç anlam veremedim.  Koca mahallede ona kötü diyecek tek bir insan tanımadım. Sevgilisiyle araları ne kadar bozuk olsa da, sevgilisinden bile yanlış bir şey duymadık hiç. Ama aralarının bozulma sebeplerini de hiç anlayamadık. Sürekli ayrılırlar, sonra birbirlerini özlerler ve geri birleşirlerdi. Fakat bu, hep böyle gitmedi. Bu seferki kavgalarında tamamen ayrıldılar. Kız buradan yaklaşık 3 saat süren bir şehre taşınmış. O da bu konuyu kökten kapatmayı tercih etti. Kimseyle konuşmuyordu. Lafı açılınca da her zamanki şeyler olduğunu, sadece bu seferkinin ikisinin de kontrolünden çıktığını söylüyordu. Üstüne gitmekten pek hoşlanmazdık. Çünkü yoğun iş saatlerimizin arasında zar zor haftada bir kez yapabildiğimiz bu samimi, sıcak sohbet akşamlarına gergin bir hava katıp onu rahatsız etmek istediğimiz son şeydi.

Hayatına sokmak istediği insanlara pek yanaşamazdı. Genelde ilk adımı hep karşıdakilerden beklerdi. Bizimle de böyle tanışmıştı. Üniversite yıllarımızda arkada oturan sessiz çocuktu. Biz ise, sınıftaki diğer insanların aksine, onun dalga geçilemeyecek kadar derin biri olduğunun farkındaydık. Derslerde pek konuşmazdı, sadece notlarını alırdı. Dışarıdan o kadar soğuk ve somurtkan bir insan ki, inanın bana görseniz, sanki ona edeceğiniz ilk kelimede size ağız dolusu küfür edip mekanı terk edecek biri bir duruşu vardı. Altı ayımız suspus geçti. İçimizden kimse onunla konuşmaya cesaret edememişti. Ta ki, bir gün ben sıkılıp konuşana kadar. Diğerleri korkulu gözlerle beni izliyorlardı. Yemeğimi aldım, masasına doğru yürüyordum ki, okuduğu kitabın arasına bir kağıt parçası koyup, beni kibarca masasına davet etti. Sanırım yanına geldiğimi fark etmemişti, ya da yalnızlığını kabullenmek istemiyordu. Ya da, en düşük ama şimdi daha mantıklı gelen ihtimal, hayatında bir kez olsun ilk adımı kendisi atmak istemişti. Dışarıdan görünüşünün sertliğine rağmen, öğle yemeği boyunca süren sohbetimizde sanki onu doğduğum günden beri tanıyormuşum gibi hissettirdi bana. Fakat bu hisse fazla güvenmiş olacağım ki, ona neden insanlarla konuşmadığını sordum. Cevap vermedi, saatini kontrol etti ve kibarca gülümseyerek gitmesi gerektiğini söyledi. Paltosunu giyerken bana elini uzatıp "sohbetiniz çok hoşuma gitti. Yarın yine aynı saatte masama oturmanızı çok isterim" dediğinde teklifini geri çevirmeye hiç niyetim yoktu. Söylemese bile gidip oturacaktım zaten. Sonra masadan kalkıp arkadaşlarımın yanına gittim. Arkamı döndüğümde gitmişti. Ama sanırım ben o soruyu sormasam o masayı hiç terk etmeyecekti. Ve masayı terk etme sebebini sonradan anlamıştım. Kendini bir yabancıya açmaya hazır değildi. Yapısı gereğince kimseyi kırmak istemiyordu, eğer o masada kalsaydı beni kırmamak için anlatmak zorunda kalacaktı. O da reddetmenin daha kibar halini buldu, ve ilk fırsatta o günkü konuşmamıza bir son verdi. Akşam eve döndüğümüzde bu hareketinden ne kadar etkilendiğimi arkadaşlarıma anlattım. Ertesi gün masasına onlar da gelmek istedi. Oturduk. Ama gelmedi. Sonra yemekhanede gördüm onu. Bana selam verip, yandaki boş masaya oturdu. İşte o an, ona yaptığım büyük saygısızlığı anladım. Yerin dibine girmek istiyordum. Dediğim gibi, hayatına girmek için bizzat onunla konuşmanızı istiyordu. Yani arkadaşlarım eğer onunla samimi olmak istiyorlarsa kendileri bir adım atmalıydılar. Arkadaşlarıma durumu anlattığımda, hepsi benden özür diledi. Ve onun istediği yoldan tanıştık. Her gün öğlen, yemekhanede, kitaplar, yazarlar, felsefe, din üstüne konuşmalar yapıyorduk. Üniversite yıllarımızdan kalma bir alışkanlık olarak hayatımıza girdi bu buluşmalar. Çünkü böyle tanışmıştık. Hatıraları canlı tutmayı hepimiz seviyorduk. Hatıraları canlı tutuyorduk, ama asla geçmişe özlem duymuyorduk. 

Dün akşam yine otururken insanların ne kadar kararsız olduğundan bahsediyorduk. O, yine kendine has tavrı ile bize karşı çıktı. İnsanlar, dedi, "kararsız değiller. Ne istediklerini biliyorlar ama harekete geçemeyecek kadar korkaklar. Herkes sizden değişmenizi ister, ama nasıl biri olmanızı istediklerini söylemezler. "Eskisi gibi" derler. Ama geçen zaman, sadece geçmiştir. Kimse asla tekrar eskisi gibi olamaz. Olmamalıdır. Tüm insanlar kurtarıcıya ihtiyaç duyar, ama hiçbiri kurtarılmak istemez. Yine aynı insanlar hayatın sabır işi olduğunu söyler, ama kimse sabır etmeye gönüllü değildir." Bu sözleri hepimizi derinden etkilemişti. Ama bilmediğimiz şey, onu son görüşümüzün bu olacağıydı. Bu sabah ölüm haberini aldık. Kendini asmış. Ve işte o an anladık ki, biricik dostumuzun aslında bize söylediği her şey, ama her şey, aslında sessiz bir yardım çığlığından başka bir şey değilmiş. Kuratıcıya ihtiyacı var, ama kendini bir başkasının kurtarmasına izin vermeyecek kadar gururlu,  hayatta daha güzel günler geleceğini biliyor, ama o kadar beklemeye sabrı kalmamış. İnsanların onunla iletişim kurmalarını istiyor, ama insanların ondan ve mizacından korkmasından sıkılmış. Ve en önemlisi, kendi sözüne, tavsiyesine yine uyamamış. Sağ kalmak için, kendi içimizde bir kez ölmemiz gerekti. Ama o içinde ölmek istemedi. Sadece ölmek için doğru zamanı bekledi. İnsanlara karşı pek çok hata yaptı. Aşkını tıpkı kurak bir bölgeye yağacak bir yağmur yerine koyup ruhunun ateşini söndürecek o yağmur için dua etti, ama çamuruna hazırlıklı değildi. Belki de hayatı boyunca pişman olduğu tek şey buydu. Ama aynı hatayı defalarca kez yaptı. 

 Çünkü hatalarından asla ders almazdı. Ama bizim hata yapmamamız için elinden geleni yapardı.