Ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Hala da bilmiyorum. Ama emin olduğum tek şey, buradan sağ kurtulamayacağım. Burası soğuk, itici ve çıldırtıcı. Her gece dizlerimden yukarı doğru o irkilmeyi bana yaşatan yel, artık alıştığım bir durumdu. Tekçe ona alışmamıştım tabi, kendimi daha yakından tanımış, neden insanlarla iyi geçinemediğimi anlamıştım. Ve neden bu karanlık ve ıssız yerde olduğumu da. Edebi becerileri neredeyse yok denebilecek kadar az bir insan olarak, sadece can sıkıntısından karalıyorum bu satırları. Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Bir şeye başlamak her zaman zorlamıştır beni. Ama önce, neden insanların benden hoşlanmadığını anlatmam gerekecek. Bazıları hoşlanmadığından gider hayatımdan, bazıları da beni yanlış tanıdıkları için. Benden hoşlanmayanlar her zaman basit gerekçelere sahipler. Burnum havada, yaptığım işle fazlaca övünürüm. İnsanların yüzüne hatalarını vurmaya bayılırım. Karakter olarak böyle oturmuşum. Engel olamıyorum. Hatta, bu soğuk zindanda ölümle kucak kucağa yaşadığımın farkında olsam bile, hala, yanımda kendi zihnimden başka bir şeye ihtiyaç duymuyorum. Yalnızlık benim kaderim. Kabullenirseniz gerçekler daha az acıtacaktır. Bunu fark ettiğimden beri daha az acı çekiyorum sanki. Belki de gerçek böyle olmasa bile, kendimi fazlasıyla iyi avutuyorum demektir. İşe yarıyorsa, beni mutlu ediyorsa, benim inancıma göre doğrudur ve tektir.
Bu zindanda kaldığım süre boyunca fark ettiğim bir diğer şey de, bir anda insanların gözünde nasıl unutulup değersizleştiğim oldu. Acaba gece uyumadan önce benimle ilgili mutlu hayaller kuran bir insan var mıydı hala? Belki vardır, belki yoktur. Bir değiş vardır. "Dünya üzerinde ismini bilen son kişi de öldüğünde, tamamen unutulmuş olacaksın." Belkilerden kastım tam olarak bu işte. Belki de ben, ölmeden unutuldum. Bunu asla bilemeyeceğim. Çünkü eğer buradan çıkarsam yeniden hatırlayacaklar, çıkamazsam da, belki de adımı bilen bir kaç kişi olacak dışarıda. İnsanların sizi sevmesi için fazla uğraşıyorsunuz derdi ustam. Demirci dükkanında çıraklık yaparken yazarlığa merak sardığımı duyunca benden bir bok olmayacağını da söylemişti. Ama ayrıca başka bir şey daha söyledi ki, o çoktan ölüp gitmiş olsa bile, sesi hala kulaklarımda. "Bu ülkede yazar olup, söyleyeceklerini fazla cüretkar söylersen, sonun ya ölümdür ya zindan. Ötesi yok evladım. Kılıcını döv, ekmeğini ye." Belki de öyle yapmalıydım. Dedim ya, ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Ben de öylece sürüklenmeyi seçtim. Kaderler kaçınılmazdır aslında. Sizce de öyle değil mi?
Kaderlerimizden kaçamıyoruz. Bazı insanların kaderi, hayatlarını onlardan çalıp, bir daha geri vermemeye eğilimli insanlara hayatlarını kolayca teslim ederler. Ve ömürlerinin sonuna kadar büyük bir pişmanlık içinde yaşayıp ölürler. Benim için, kendi adıma inandığım tek gerçek, asla ve asla, ne olursa olsun, karşınızdaki sizin için ne ifade ediyorsa etsin, kalbinin kırılacağını bilseniz bile, size ters gelen her şeye karşı çıkın. Var olmak için hayır diyebilmeyi öğrenmeliyiz. Hepimiz, evet demekten yorgun düşmüş askerleriz aslında. Birine evet diyerek, onların sırtındaki yükü kendi sırtımıza alıyoruz. Ama herkes kendi yükünü taşımalıdır hayatta. Kimse sizinle birlikte doğmuyor, sizinle birlikte de ölmeyecek. Belki sizinle birlikte yaşıyor olabilirler, ama asla, sizinle aynı fikirleri paylaşmıyorlar. İnsanlar aynı fikirleri çabucak kabul etse dünya yaşanmaz bir hale gelirdi. Düşünsenize, herkes, her gün aynı şeyi yapıyor, aynı şeyleri konuşuyor. Yazarlar sadece hükümeti övüyor. Eleştirmenler sadece yazarları yeriyor. Böyle bir dünyada yaşamak istemezdim. Kimse istemezdi. İşte bu yüzden farklılıklar olmak zorundadır. Bizim gibi fikirlerini savunan insanlar insanlara ibret olsun diye öldürülmüyor olsa, belki de asla istediğimiz kadar kişiye ulaşamazdık. Ama bir amaç uğruna ölmek, merak edilmenizi sağlıyor. Tüm insanlığı geliştiren şey de bu değil miydi? Merak.
İşte kaderimizi çıkmazlara sürükleyen de merakımızdır. Biz merak ettikçe öğrenmek isteriz. Öğrendikçe tatmin olacağımıza daha çok merak etmeye başlarız. Düşünüyorum da, acaba merak etmeden yaşamak nasıl bir şey? Zamanında tanıştığım bir bilge, merak etmeyen insanın içinin çürüdüğünü söylemişti. Günlerce bu sözün ne anlama geldiğini düşündüm. Sonunda, işte bu gün anlamıştım. Yazmaya başladım. Çünkü artık merak etmeyi kesmiştim. Dışarıda olanlar umurumda değildi. İnsanların benim hakkımda ne düşündüğü önemli değildi. İçim çürümeye başlıyordu ve o rahatsız edici kokusu, beni merak etmekten alı koyuyordu. Sadece tamamen çürüyüp öleceğim günü beklemeye, merak etmeye başladım. Ama sonra, ondan da vazgeçtim. Vazgeçtim çünkü beklemenin bir mantığı yoktu. Eninde sonunda, beni öldürecek şey ayağıma gelecekti. Ama sonumun ölüm olduğunu içimdeki tüm hücrelerim, organlarım biliyordu. Ölecektik. O kadar uzun süre karanlıkta kaldım ki, gözlerim mum ışığından daha parlak bir ışık görürse bile beynimin patlayacağını düşünüyordum. Yani ölmem için birden çok sebebim vardı.
Belki de yazdıklarımda anlatmak istediklerimi anlatamıyorum. Ama dedim ya, ben sadece konuştum, hiç yazmadım. Bu yüzden acemiyim bu konuda. Saçma sapan geliyor yazdıklarım okudukça. Konudan konuya, oradan oraya koşarak ilerliyorum sanki önümdeki dümdüz yolu. Yapacağım tek şey tek bir doğrultuda ilerlemek iken, ben hiç bir yere çıkmayan yan yolları tercih ediyorum.
Hayatımdan bir bir eksilen dostlar, benim için artık bir şey ifade etmiyordu. Çünkü Tanrı'nın öldürerek ölümsüzleştirdiklerine değil, ölümlü hayatını yaşamakta olan zavallılara acımam gerek. En başta da kendime. Bir kere öldükten sonra bir kere daha ölemeyiz. Ama ölmediğiniz her an ömrünüzden şüphe ederek yaşarız. Diriyken ölmek istemediğimiz gibi, ölüyken de dirilmek istemeyiz. Mevsimler değişti, dolayısı ile ben de. Ama değişmeyen tek şey, felsefeye ve varoluşuma olan sevgim oldu. Bana beynimi kullanmayı öğreten herkes benim için bir Tanrı figürüydü. Bu yüzden hayatımdan çıkanlar da bir şey kaybetmiyor, ben de. Ama eğer beynimi kaybedersem kendimi de kaybederim. Başkasına minnet etmiyorum. Başkasını beynimin içine sokmak istemiyorum artık. Beynimde çok yer var, ama hiç biri bana kızacak, bağıracak insanlar için değil. Aklı sadece tek yönlü çalışan, okumayan insanlardan da sıkılıyorum. Okumayı bilmedikleri için öğrenmeye istekleri de yok. Yemek yemekten başka bir aktivite yapmazlar, günlerce yemek verseniz oturur yerler. Ama her şeyin doğrusunu da onlar bilir. Ama aslında farkında değildirler ki onlardan öğrenebileceğim tek şey yemek tarifleri olabilir.
Düşüncelerinizin dışında bir kez çıkarsanız, vermemeniz gereken değerleri, hak etmeyen kişilere verirseniz, egonuz ile mücadele edip aksini savunduğunuz şeyleri kabullenirseniz, zayıf görünürsünüz. Bu zindana düşmeden önce yaptığım en basit hata buydu diye düşünürdüm. Ama benliğinizden ödün vermek, hayatınızın temelini yerinden oynatır. Ve size tavsiye olarak vereceğim son şey, asla ve asla, olmadığını bildiğiniz halde birinin sizden daha üstün olduğunu iddia etmeyin, kabullenmeyin. Kimse kimseden üstün değildir. Ama bazıları, bazılarından daha alçaktır. Dünya üzerinde hiç bir zaman denge yoktur. Aptallar olmasa zekiler kendini gösteremezdi. Ve satırlarıma devam ettikçe, saçmalamaya da devam ediyorum sanırım. Ama devam edeceğim. Ellerim kanayana kadar, o an içimden ne yazmak geliyorsa yazacağım.
Gardiyanlar yeni mum getirecekti. Bir üstteki paragrafı yazışımın üzerinden 4 gün geçti. İdam günüm yarın. Yani elimi çabuk tutmam gerekiyor. Söyleyeceklerimi de unuttum zaten. Son paragrafımda, dünyaya söyleyeceğim son sözlerimi şöyle ifade etmeye çalışacağım. Eğer varolmak ve saygı görmek istiyorsak, susmamalıyız. Kabullenmemeliyiz. Susmanın erdem olduğunu söyleyenler aptaldır. Gerekli gereksiz her zaman konuşanlar da öyle. Sadece ne söyleyeceğini, kime söyleyeceğini, nasıl söyleyeceğini ve kendini nasıl ifade edebileceğini bilenler hayatta kalır ve saygı görür.
Askerlerin seslerini duyuyorum. Beni almaya geliyorlar.
