Arnolfini'nin Evlenmesi, Jan van Eyck, 1434
Karamsar değilim aslında ama işte bir iki hikaye denemem de var, buyurun efenim bu ilki. Yazdığım ilk ciddi yazıdır da aynı zamanda. Hadi ben kaçtım. İyi okumalar size.
Bazı düşler kuruyorum! diyerek başladı söze. Sonra sustu. Fakat aldırmadık. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, Frederick için sigarasını yakmak her zaman önemli ve özverili bir iş olmuştur. Ceketinin düğmesini açıp, sağ iç cebine elini atıp kibritini çıkarışı hala o günden aklımda kalan en canlı anı. Sonra bana döndü ve “Hiç aşık olacağımı düşünür müydün!” diye heyecanlı bir şekilde sordu. Öyle heyecanlıydı ki, gözleri öyle parlıyordu ki! Eski dostumun yüzünde böylesine gül bahçeleri oluşmasını sağlayan hanımefendiyi çok merak etmiştim doğrusu. Çünkü masadaki 4 kişi ve ben çok iyi biliyorduk ki, Frederick mutsuzluğu kabullenmiş ve aşka peri masalı gözüyle bakmıştır yaşamı boyunca. “Ne oldu peki?” diye sordu Frank. Fakat cevap yoktu. Sigarasını bitirmek istediğini işaret etti bize. Gözünden akan yaşları da içine çekmeye çalışıyordu. Atıldım, kendini bilmezce sordum, “Sen ağlar mıydın ki?”. “Ağlamıyorum”, dedi. “Sigaranın dumanı gözlerimin içinde senelerdir tuttuğum tanecikleri salmaya çalışıyor, ben de karşı koyuyorum. Hepsi bu” diye de ekledi. Anlatmaya başladı sonra. Ve hepimizden katı bir dille ricada bulundu. “Lafımı keserseniz, asla lafa devam etmem.” Sustuk, ve kafa salladık. Bu andan itibaren ağzından dökülen her kelimeyi size bire bir aktarmaya niyetliyim. Boğazını temizledi, ve biz de tıpki annesinden solucan bekleyen yavru kuşlar gibi ağzımızı ona açtık, ve bekledik.
Söze başladı. “Benim hayatım hiç bir zaman düz bir çizgide ilerlemedi, tıpkı trafikte hava atmaya çalışan gençler gibiydi hayatım. Bir sağa bir sola savruldum, ve en sonunda da hiç durmamam gereken yerde durdum. Yine hayatımı delicesine bir oraya bir buraya sürüklerken, onu gördüm. İlk defa benden başka bir insanın da kalbi olduğunu hisettirdi bana tek bakışında. Belki aptalcaydı yaptıklarım, aşık olmak aptalcaydı belkide. İlgi görmeye çalışmak, onu görmeden nefes alamayacağını düşünmek. Ama alamıyordum işte. Onsuz sıçmaya gitmek bile imkansızdı benim için. Hafifçe esen rüzgarda kulağımda çalan yavaş bir şarkı gibi geliyordu bana. Benim ilhamım gibi yani. Hayatımda ilk defa, kendimden başka bir varlıktan ilham alıyordum ben. Beni tanıyan herkes, götü kalkık egoist bir piçin teki olduğumu söyler. Hatta bazıları çok ileri gider ve yüzüme tükürür. İnanın bana dostlarım, eğer kendinizi böyle biri olarak görüp, bundan övünüyorsanız, ya gamsızın tekisiniz, ya da gerçekten kendi beyninizdeki imgelerden başka kimseniz yok. Ben bunu fark ettiğimde, benim için çok geçti. Zaten beni sevdiğini düşündüğüm insandan yeterince kaçmış, ona fark etmeden yeterince zarar vermiştim. Ben de seviyordum aslında. Ama asla ona layık olduğumu düşünmedim. Çünkü bendeki hep "çirkinlik egosuydu.” İsmini ben koymuştum. Bu zaman kadar hep zekamla avundum. Zekiyim dedim. Ama bana kendini açtıkça, sadece boş bilgilere sahip olduğumu gördüm.
Siz hiç hayatınızda, biri kızdığında sevinecek kadar yalnız kaldınız mı? Kalmadıysanız, beni anlamanız ağzıman çıkan her sözcükte daha da zorlaşacaktır. Ama bu kızmalar farklıydı. Bu kızmalar hayatımda hiç karşılaşmadığım kadar tatlı şeylerdi. Çünkü altında gerçek bir sevgiden doğan sinir yatıyordu. Zekam hala algıda işime yarıyordu. Ama tekrar ekleyeyim, artık zeki olduğumu düşünmüyorum. Artık onun sevgisi ve bedeninin huzuru hariç hiç bir şeyden emin değilim. Fakat insanlar, hele benim gibi matematiği kötü olanlar, hesap yapmaktan kaçar. Hayatı akışına bırakır. Siz hiç kendinizi gerçek seveninizin akışına bıraktığınızda, günlerce, gecelerce dinmeyen baş ağrılarınızın dindiğini hissettiniz mi? Ben hissettim. Ben onu görene kadar, kendi dünyamda, dışardan kabul ettiğim bir iki misafirimle yaşıyordum. Ama misafirlerim bile gereksizdi bana. Sadece zararlardı. O hariç. Ben hiç bir zaman bir insandan zarar hariç başka birşey gördüğümü hatırlamam. Ama her şey değişmişti sanki. İlk defa güvenmem gerekiyordu. Güvendim, güvenmeye devam ettim. Öyle mutluydum ki! Benimle ilgili kafasında bazı nefretler ve kinler vardı. Haklı sebeplerdi bunlar.Sonuçta hiç bir kadın, önceden de onu sevdiğinizi söylediğiniz halde, başka biriyle olmanızı hoş karşılamaz. Fakat bunların hepsi benim açımdan hatalardı. O hariç. O gerçek bir sebepti. Gelecekten umutlu olmaya, çevrem ne kadar kötü olursa olsun bir gün her şeyin benim için gece bulutsuz havada beliren ay kadar aydınlık ve net olacağına inanmama gerçek bir sebepti. En sevdiğim şey yazmaktı. Gece banklarda oturup yazmak. Bulduğum her sanatsal içeriği tüketmek, yalnızlığımı kültürlenip yok etmek. Bir Edgar Allan Poe olmak, bir Alfred Hitchcock olmak istemiştim. Kendi içimde tabi. Bunların hepsinin yanında, bir de tanrıyı arıyordum. Ama onu da bulmam çok zor olmadı. Bu kounuya ayrı olarak değineceğim. Ne diyordum, kendi dünyamda yaşamak, kendi kendime umut vermek. Kendimi sevgiye ihtiyacım olmadığına adapte etmekle geçirdim önceki ömrümü. Çünkü asla benim gibi birini sevecek kimse olduğunu düşünmedim.
Ama o asla kimse değildi. O sadece o'ydu. Kendisiydi yani, hiç bir şeyle kıyaslanamazdı. Ya da ben kıyaslamak istemiyordum. Öten martıları görüyor musun, Martin?! Onlara iyice bak ve bana söyle. Bir martıyı açık havada parlayan güneş ve bir insan elinden gelecek küçük bir ekmek parçasından başka ne mutlu edebilirdi ki? Bilmiyor musun, Martin? O zaman zahmet etme, sana ben söyleyeyim. Bir Martıyı ekmek parçasından daha mutlu edecek tek şey, her gün ekmek parçası bulabilmek umuduyla aynı yerde daire çizmektir. Benim de yaptığım tam olarak buydu. Yaşadım, onu tekrar kazanabilmek için yaşadım. Yaşamaya devam da edeceğim. Şimdi diyeceksiniz ki, -bize döndü ve dikkatlice baktı- ayrıldın mı da böyle mızmızlanıyorsun be adam? Ben de size diyorum ki, size bu andan sonra anlatacağım şey tam olarak “Hayalleriyle bütün bir adamın gerçek sevgiyle tanışması” diye adlandırılabilir. Buna gram şüphem yok. Memnun olmadığım tavırlarım, hallerim var. Onun yüzüne baktığımda söylemek istediğim tek şey onu çok sevdiğim. Çünkü ne kadar söylesem de asla yetmeyecek gibi hissediyorum. Günlerce yazdım, senaryolar, şiirler, oyunlar, denemeler, köşe yazıları, ama hiç biri dertleşmek kadar etkili değildi. İşte bu yüzden dostlarım, tam da bu yüzden bugün burada 5 yılı aşkındır görmediğim sizlerle oturuyorum. Çünkü 5 yıllık bir hiçlik sonucunda, gerçek dostlarımın bu masadakiler olduğundan gram şüphem yok. Zamanında size haksızlıklar yaptım. Gereksiz insanlar için sizi ihmal ettim. Onu ihmal ettim. Fakat artık gerçeği buldum ve çok net görebiliyorum. Kısa kesmeliydim bu kısmı, ah aptal kafam.
5 yıl önceydi. Üniversiteyi bitirmiştik, o kadın senin bu kız benim hayatımızı yaşıyorduk, hatırlıyor musunuz? Sonra birden bir sabah Prag'a gittiğimi öğrendiniz. Hem de gece sizin paranızla içtiğim içkilerden birinin altına sıkıştırıp kaçtığım notla. İşte o yaptığım ilk hataydı. Prag'a yerleştim. Orada küçük bir banliyo mahallesine yaşıyordum. Bir mutfağı iki odası vardı. Tualeti tamamen evden bağımsızdı. Ve tavanı açıktı. O yaz o tavanı yaptırmadım. Resmen yıldızları izleyip sıçmak için can atıyordum. Bir gece sokağa çıktım. Yazmak için ilhama ihtiyacım vardı. Her zaman gittiğim bara uğradım, bir bardak biramı içtim ve oradan uzaklaştım. Çünkü içtiğim her içkide size, dostlarıma yaptığım haksızlık geliyordu aklıma. Asla şişenin dibini göremedim sizi terk ettiğim günden beri. Yazmak için kendi aklımda bir mahkeme kurup, kendimi yargılamam gerekiyordu. Tek zevkim sigaraydı. İki sokak ötemde yaşlı tonton bir amca tütün dükkanında sarıyordu bunları. Çat pat öğrendiğim ana dilleriyle onunla konuşuyordum. Bir gün bana istersem ingilizce konuşabileceğemi, anlamasa bile dinleyebileceğini söyledi, teşekkür ettim. Anlattım. O günden sonra o dükkanın önünden bile geçmedim. Sebebini bilmiyorum. Zaten 1 sene sonra hayatını kaybetti o amca. Mezarına gitmeye bile yüzüm yoktu. Çünkü belkide beni düşünen birini daha, böylece küs yollamıştım. Prag'ta kaldığım 4.5 yıl boyunca sürekli kendimi yargıladım, kendimle çeliştim. Ta ki geçen yaz evime, Miami'ye dönene kadar. Evimin yabancısıydım. 5 yılda hiç bir şey değişmemişti. Ben de dahil. Ölmeyi kafaya koymuştum. Ama o an, işte o an. Evimden çıkıp sigara almak için alışveriş merkezine gidecektim, köşeyi döndüğüm gibi tatlı mı tatlı, narin mi narin bir bayana çarptım. Suratımın asıklığından korkmuş olacak ki, o ince ama nedense ilk gördüğümde aşık olduğum dudaklarından “Kusura bakmayın” gibi sert bir özür ifadesi döküldü. Suratım ilk defa güldü, gözlerinin içine baktım, bir şeyi olup olmadığını sordum. “Kahvem üstünüze döküldü, asıl sizin bir şeyiniz var mı?” Diye sordu gülerek. Evet ona öylesine vurulmuştum ki, anca o söylediğinde üstüme döküldüğünü anladım o sıcak kahvenin. Fakat gözleri şişti, ve ağlıyordu. Telefonu da çarpmanın etkisiyle yola fırlamış, üstünden bir kaç tane de araba geçmişti. Kendimi mahçup hissettim. Eğer dedim, beni beklerseniz, evim şurada. Üstümü değiştirip hemen geliyorum. Bekleyeceğini düşünmüyordum aslında, yaklaşık 1 saat sonra geri gittim. Anca kurulanmıştım. Orada olduğunu görünce aşık olduğumu hisettim. Çünkü benim yaptığım o hayvani davranışa karşılık, o beni yinede beklemişti. “Hiç gelmeyeceksiniz sandım” diye heyecanlı ve üzgün bir ifadeyle yüzüme baktı. “Özür dilerim” dedim. Gittik. Ona birikmişlerimle yeni bir telefon aldım. Çok itiraz etti, fakat almak zorundaydım. Çünkü benim hatamdı. Gitmem gerekiyor dedim. Fakat bana öyle bakıyordu ki, sanki yabancı bile olsam beni tamamıyla tanıyordu artık. Omzumda ağlamaya ihtiyacı olduğunu hisettim. Gözlerindeki o masum şişliğin sebebini öğrenmek istedim. Ve kahvesini de döktüğümü, bu yüzden ona bir kahve borçlu olduğunu söyledim. Kabul etti. Oturduk, tam da bu masada oturduk. Telefonunu açmak istiyordu. Çünkü ona bilmeden en çok istediği telefonu almıştım. Bunu sonradan öğrenecektim tabi. Aşkı ilk o zaman hisettim. Aşık olduğunuz kişi mutluyken, içinizde uçuşan kelebekler şarkı söylüyorlardı. Yüzüme baktı, ne iş yaptığımı sordu. Yazar olduğumu söyledim. Tanıdı beni, tiyatroda oynayan bir oyunumu izlemiş. İsmimi duyunca inanmak istemedi tabi ilk başta. Çünkü zamanında üslubuna hayran kaldığı yazar şimdi ona aşık olmuştu. Yüzüme dikkatlice baktı. Hayatın tüm yorgunluğunu gördü. Erken yaşta bembeyaz olmuş uzun saçlarımın kendini belli eden tellerini gördü. Onlara baktığını fark edince, fazla düşünmekten onlar deyiverdim. Bana yakıştığını söyledi. Saçlarımın bir iki tel daha beyazlamasını istemiştim o an. çünkü bu, bir insanın ağzından kendimle ilgili uzun zamandır duyduğum tek övgüydü. Okşanmıştım. Hayatımda ilk kez anne baba ve eş sevgisini aynı kişide aynı anda hissediyordum. Ama sonra çevremdeki her insanı, bişey yapmasam bile kırdığımı kendimden uzaklaştırdığımı fark ettim. İçime dert oldu. Onun gibi birini üzemezdim. İşte tam da bu yüzden, ona hislerimi söylemek yerine saklamayı tercih ettim. Sakladım, öyle sakladım ki ona aşık olmadığımı düşündü günlerce. Ben de her gece uyanıp ağladım. Bir sevgilim oldu bu ara içerisinde. Ona anlattım sevgilimi. Ama yaptığım sevgili hiç olmamalıydı. Onun yeri hep benim koynumdu. Onunki de benim. Onu incitmekten korkup hislerimi söylemedim, fakat bu sefer de bambaşka bir şekilde onu kırdım. Kırdım, kırdım ve kırdım. Sadece üzdüm onu. Gecelerce ben birileriyle sevişirken o ağladı. Peki ben ağlamadım mı? Her seviştikten sonra balkona çıkıp ağladım. Onu bana anlatan şarkıları açıp, ona her şeyi açıklayacak bir mektup yazdım. Ama şimdi o mektubu görse yeni yazdım sanar. O yüzden odamın bir köşesinde duruyor hala. Çok sevdiğim bir kitabın içerisinde. Sonra bir gün artık benimle görüşmek istemediğini söyledi. Beni sıktığını, benim bir hayatım olduğunu ve o hayatta kendine bir yer görmediğini söyledi. İkna ettim onu gitmemesi için. Gitmedi. Onu terk edersem beni öldüreceğini söyledi. Kabul ettim. Oturduk konuştuk. Ben zaten ayrılmıştım sevgilimden. Üç gün olmuştu. Söylemedim ona. Neden bilmiyorum. Hala beni yanlış anlar diye düşünüyordum. Çünkü birinin bana aşık olduğu düşüncesi kendi kafamdaki distopya için fazla ütopik ve iyimser bir düşünceydi. Ama birden olaylar gelişti. Ona ilk “sevgilim” dediğimde suratını görmeliydiniz, diyemiyorum. Görseniz emin olun hepinizi pataklardım. Kıskançlık krizlerimi ilk defa görürdünüz.
O günden sonra artık o benim tek varlığımdı. Seviyordum. Her fırsatta söylüyordum. İşte hep aradığım tanrıyı da tam orda buldum. Tanrı, bana onu gönderendi. Belki de oydu. Bilmiyorum. Ama bulmuştum. Sevgisine inanmak bir din gibiydi benim için. Gözlerinde kaybolmuştum. Sonra bir gün, -bir kaç ay sonra- onunla mutluken, ondan ayrılınca suratsız ve duygusuz birine dönüştüm. Martin ile tekrar görüşmeye başladım. İçinizde beni en iyi anlayabilen o. Sonra ne onu ne kendimi mutlu edebilecek konuma geldim. Mutsuzdum. Mutsuzdu. Acım, acısı olmuştu. Fakat gereksiz geçici acılardı bunlar. 1 ay boyunca soğuk davrandı. Kavga ettik arada bir. Ama hala ikimizde çılgınlar gibi seviyorduk. Ve ben bu gün artık onu daha fazla üzmemeye karar verdim. Çünkü dünya üzerinde yaşamını sürdüren hiç bir varlık, onun kadar mutlu olmayı hak etmiyordu. Fakat ben ondan gidersem ona verdiğim azıcık mutluluğu da elinden alacaktım. Buna da hakkım yoktu. O yüzden dostlar, sizden bir tavsiye almaya geldim, ve burada sizinle konuşuyorum. 5 yıl, koskoca 5 yıl. Ve bambaşka, aşık bir Frederick var karşınızda. Söyleyeceklerim bu kadardı.“ dedi be bitirdi. İşte böyleydi. O gün ona çeşitli tavsiyeler verdik. Ama hepimiz kafasında bir planı olduğunu biliyorduk. Çünkü o eğer kafasında bişey yoksa, bizimle asla konuşmaya yeltenmeyecek kadar gururlu bir insandı. Ama biz, onun sandığının aksine onu çok seviyorduk. Sadece erkekler sevgisini göstermekte pek iyi değildir. Birlikte içilen bir yudum su bile çok şey anlatır arkadaşlıklarımızda. Fakat o, sevgiyi hiç görmediği için, sevgiyi unuttuğu yaşında ilk defa sevgiyle karşılaşınca, ne yapacağını bilemedi. O günden sonra bir 5 sene daha görüşmedik. 5 sene sonra beni evinde davet etti. Evlenmişlerdi. Mutlulardı. İşte istediğim buydu. Varsın bizim onu sevmediğimizi düşünsün. Fakat ben onun sonunda göt gibi kalmasından, aşk hakkında söylediklerinin altında ezilip kalmasından zevk alıyordum. Çünkü onu hepimiz seviyorduk. Tam Martin ile işlerimizi yoluna koyduğumuzda, -ev ziyaretimden 1-2 sene sonra- eşiyle kısa bir ara verdiklerini öğrendim. O gün nasada oturan Franklin'le yolda karşılaşınca ona anlatmış, artık hiç düzelmeyecek gibiymiş araları. Bu onu son kırışım demiş. Franklin'e bir adres vermiş. "Beni burda ziyaret edebilirsiniz, ama sizi 2. terk edişim. Geleceğinizden gram umudum yok” demiş. Fakat o günden sonra 5 kere gittik. Hem de tüm ekip. Yoktu. Frederick kapıyı açmıyordu. O günden sonra da kimse onu görmedi. Bir gün eşi bana ulaştı. Aradan 6 ay geçmişti. Ona bize verdiği evin adresini verdim. 1-2 gün sonra Frederick'in kendini astığı haberi geldi. Karısı kendi elleriyle, günlerce ağlaya ağlaya gömdü onu. Ben şu an 70 yaşındayım. Ama bu olayı asla unutamam. Frederick mutluluğu hak eden bir insandı. Ha peki sorarsanız, karısına ne oldu diye, zavallı kadın, her gün en sevdiği yemekleri götürdü ona, gece yanında yattı, en sevdiği kitapları okudu. En son bir gece, kitap okurken uyuya kaldığında, üstüne yağan kar onu sabaha kaskatı kesmişti. Artık o da çok sevdiği Frederick'in yanına gitmişti. Ömür boyu birlikte olma sözü verdikerlini söylemişti bana ev ziyaretinde. Yaptığı her şeye rağmen çok seviyordu. İşte, onların hikayesi de bu kadardı. Hayatım boyunca ölüp, Frederick'e sarılacağım günü bekledim. Çünkü ona yaşarken verdiğim değeri hiç hisettirememiştim.