Sanki günler geçtikçe yaşlanıyordu odamdaki eşyalar. O odanın içinde, bizi bir gün birbirimizden ayıracak olan olayın olmasını bekliyorduk sürekli. Hiç çaba sarf etmeden, yalnızca bekliyorduk. Ama beklemeye devam ettikçe hiç bir şey olmuyor gibiydi. Her gün birbirinin aynı, her saat bir öncekinin yansıması gibi gelip geçiyordu. Ömrümün yarısını, bana bir şeyler öğrettiğini düşünen insanlarla geçirdim, şimdi ise karşımda sadece bana bakan eski püskü bir duvar var, sanki bana öğütler veriyor üzerindeki soyulmuş boyalar ve rutubetli köşeleriyle. Benim zihnim ne kadar yıpratılmış ise, onun yüzeyi de zihnimden farksız değildi. Ama ikimizi de bu hale getirenler aynıydı.

Bazen karar veremiyorum, tekrar bilgisiz olarak görünüp insanların arasına karışmak mı, yoksa bildiğimi düşündüğüm her şeyi alıp, bu yaşlı duvarla bakışmaya devam etmek mi daha mutlu edecek beni? Sanırım, bunun cevabını asla alamayacağım. Çünkü hangi birini yapsam, ötekini çok özlüyorum. Duvarım süslü betimlemeler yapmama engel olsa da bana çok şey ifade ediyor. İnsanlar, ama insanlar, bana ne kadar betimleme yapacak malzemeyi verseler de bir anlam ifade etmiyorlar. Çünkü insanlar, duvarım kadar dürüst olmuyorlar asla, aldıkları yaraları, rutubetli köşelerini göstermiyorlar hiç. Bu yüzden tanıyamıyorum onları.


Yaşadığımız yüzyılın bize sağladıklarının gerçekten tam olarak farkında mıyız? Her ne kadar bu yeni yüzyıl bize oldukça olanak ve binlerce farklı bilgi kaynağına erişim sağlasa da, hala dünya üzerinde bilgi kirliliğinden başka bir şey yok. Değişe değişe o kadar tuhaf haller alıyor ki ortaya yayılan bilgiler, bazen sadece isimler doğru oluyor. Teknoloji, ve bu hızı bizim en büyük düşmanımız aslında. Hızını da boş verelim. İnternet, dünyanın kazılmaya en müsait çöplüğüdür. Ve eliniz boş döneceğiniz çöplükler gibi de değersiz değildir. Seneler önce attığı tweet'ler için insanların kariyerlerinin yanıyor olması bunun en büyük örneği olarak sayılabilir. Fark edemeyeceğimiz kadar büyük, belki de, teknolojinin gelişiminden daha hızlı bir şekilde her gün teknolojinin kölesi olmaya devam ediyoruz. Bu işten milyonlar kaldıran insanları boğaz tokluğuna savunup, saçma sapan sebepler için birbirimize düşüyoruz. İnsanlar, evlerinden çıkmamayı mağrifet sayıyor artık. Çünkü dışarı, evleri kadar eğlenceli ve sıcak değil. Teknoloji bizi tembelleştirdiği gibi, insanlığımızı da elimizden alıyor.

Hiç teknolojinin ekmeğini yememiş gibi konuşmayayım. Çünkü bu doğru değil. Şu an teknoloji olmazsa irtibat kuracağım kimse yok. Bu yüzden minnettarım teknolojiye. Oturup size bilgisayarımın başından bir şeyler yazabiliyorsam bu da teknoloji sayesindedir. Ama gel gelelim, ben fazla takığım bu teknoloji bağımlılığına. Kitap okumayı unuttuk. İçinde makine olmayan filmleri sıkıcı bulmaya başladık. Daha önce hayatımızda olmayan teknolojiyi, kendimiz için yoktan yere ihtiyaç haline getirdik. Hikaye hep aynıdır. Çocuk telefon ister, anne baba karşı çıkardı 1-2 sene önce. Şimdi ise çocukları oyalamak için ellerine kitap, boya kalemi vermektense telefon veriliyor. Telefon tek başına da değil. İçinde mutlaka YouTube olacak. Yoksa çocuğu zapt edemeyiz.  Peki, sevgili anne-babalar; Çocuklarınızın çöplükte oynamasına izin verir miydiniz? Hayır, vermezdiniz. Çünkü çöplükte oynarlarsa, hastalık kaparlar. Evet, evde güvendeler. Ama zihinleri güvende değil. Medyanın, ve yeni dünyanın istediği gibi bir nesil yetişiyor. Ne popülerse ondan beslenen, bu popülerlik bitince de bir kenara atan. Teknoloji, değerlerimizi, yaşam biçimlerimizi ve becerilerimizi kısıtlıyor.

Sırf insanlar kendi evlerinde rahat rahat her dile çeviri yapabilsin diye makineler çıkarılıyor. Peki ya bir dil öğrenmeye çabalayan insanlar neden yapıyor bunu? Can sıkıntısı mı? Teknoloji ile ölecek mesleklerden sadece bir tanesi çevirmenlik. Hem teknolojik gelişmelerle, hem de insanların teknoloji tarafından meşgul edilmesiyle. Kitap okunmadıkça, çevirmenlere pekte iş kalmıyor. Dediğim gibi, kitap okumayı unuttuk. Kitapların kokusunu, kitapçılarda gezip kaybolmayı unuttuk. Yaratıcılığımız yok oldu. Bu yüzden, yapılan en basit şey bile bize dünyanın en ilginç şeyi gibi geliyor. Her şey bir yalan üzerine kurulmuş. Yakında herkes bu yalana uyacak. Farkındalık denen şey yok olacak. Hatta belki de, oldu bile. Sadece farkında değiliz. 7-8 yaşındaki çocuklar ağza alınmayacak küfürler biliyor, her gün binlerce çocuk cinsel istismara uğruyor, ama biz yeni çıkacak aletlerin peşindeyiz. Peki neden bu kadar duyarsızız? Cevap basit. Çünkü başımıza hiç gelmeyeck gibi düşünüyoruz. Sokakta düşenlere güleriz, fakat bize gülündüğünde yaşadığımız o ruh halini nasıl tarif edebiliriz? Değersizlik, değil mi? 

İşte biz insanlar, farkında olmadıkça teknoloji bizi ele geçirmeye devam edecek. Ki geçirdi bile. Ben bile bu yazıları belli bir kitleye ulaşması için yaptığımı sanıyordum. Ama değil. Ben bu işi sadece içimden geldiği için yapıyorum. Kendimi temiz bir biçimde ifade edebilmek için. Çünkü böyle bir bilgi ve insan kirliliği içerisinde, kendinizi ifade etmek fazlasıyla zor.  Beyinlerimizi artık kendi düşüncelerimiz değil, internette dolanan şeyler yönetiyor. Eskiden her evde iki-üç araba var diye şikayetlenirdik, kaldırımlar araba dolu diyorduk. Şimdi de evlerimiz teknolojik cihazla dolu. Her evde de en az 3 telefon, 1 bilgisayar bulunuyor artık ortalama. Beynimizin kaldırımlarında gezen onca boş bilgiden bahsetmeye bile gerek yok.

Evet belki artık her şey çok kolay, her şey çok çeşitli. Ama değil, maalesef böyle işlemiyor. İnsanoğlu işleri kolaylaştırdıkça, açlığı daha da artıyor. Aslında kendi felaketimizi kendimiz çağırıyoruz. Bize hükmeden bir tanrı gerçeğini kabullenemiyoruz aslında bir türlü. Bu yüzden, biz de bir şeylere hükmetme gereği duyuyoruz. Bunu da bize teknoloji sağlıyor gibimize geliyor aslında. Sonuçta siz şarj etmeseniz, o cihaz ha var, ha yok. Peki onu en fazla ne kadar şarjsız bıraktık? Bir saat, yarım saat. on beş dakika? 

Sonuç olarak, teknoloji hepimizi ele geçirmiş durumda. Evlerde sessizlik var. Bazen klavye sesleri, bazen YouTube videoları oynuyor duyuluyor evlerde. Herkes, kendi ilgi duyduğu şeyle ilgileniyor. Ortak aktiviteler, ortak zevkler azalıyor. İlişkiler makineleşiyor. İnsanları tanımak zorlaşıyor. Her insan aynı imajdaymış algısı yaratılıyor. Teknoloji, toplumu değil, önce bireyi içten içe çürütüyor. Ve eğer farkına varmazsak, çürüyüp gideceğiz. Hepimiz. İstisnasız.
Camus vs. Sartre

Güneşin daha parlak ve çimlerin daha yeşil olduğu bir gün hatırlıyorum. Nasıl olmuştu da kendimi vatanımdan bu kadar uzakta, ta Fransa'da bulmuştum? Beni buraya sürükleyen şeyin ne olduğunu henüz bilmiyorum. Fakat hep bir arayış içindeydim. Ömrüm boyunca neyi bulacağımı bilmeden sadece aradım. Bu öylesine bir serüvendi ki, hiç bir zaman bulduğumla yetinmedim. Lanetlenmiştim sanki, hiç bir şeyden tat alamayayım diye Tanrı beni cezalandırıyordu. Belki de ona inanmadığım için yapıyordu bunu. Çünkü inanasım gelmiyordu. Her şeye gücü yeten bir varlığın oluşunu kabullenmek evrenin karmaşasından korkmakla eş değerdi benim için. Arayışlarımın sebebi de buydu belki. Ve ben hiç bir şeyden korkmuyordum. Sanki kaybedecek hiç bir şeyim yoktu. İnsanoğlunun en derin ve en saklı duygusu da budur zaten. Hayattan en çok zevk aldığımız anlar, ölüme en yakın olduğumuz anlardır. Sadece böyle zamanlarda Tanrı'ya ihtiyaç duyarız. Ben hiç duymadım. Peki neden insan aşık olunca, hayattan zevk almaya başlar? Bunu sorguluyordum son zamanlarda. Aşık olmak ölüme yakın mı yapıyor bizi? Yoksa insan için ölmek, diğer her şeyden vazgeçmek midir? Belki de bizi, benlere bölen, Tanrı'dır.

AŞK 

Kendimizi ve fikirlerimizi yok sayacak kadar sevmeye başladığımızı anladığımız zaman, kendi benliğimizi öldürüyoruz. Bu yüzden aşık olunca, her an o anda sahip olduğunuz her şeyi kaybedecekmişiz gibi yaşıyoruz. Çünkü her şeyden vazgeçmişiz. Elimizde sadece aşkımız var. Peki şimdi size soruyorum, yalan söylemeyen bir siyasetçi, ilhamı olmayan bir yazar ve yahut şarkı söyleyemeyen bir şarkıcı olsa nasıl olurdu? Olmazdı. Yalan söylemeden siyasetçi, söyleyeceğiniz bir şey olmadan yazar, ve güzel bir sesiniz olmadan şarkıcı olamazsınız. İşte biz, insanoğlu, ömrümüz boyunca aşık oluruz. Herhangi bir nesneye binlerce defa, ama başka bir insana, bir kere. Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, insanoğluna verdiği en büyük ve en kapsamlı hediye "Aşk"tır. Ömrü boyunca aşık olmayan bir kişi bile gösteremezsiniz bana. Herkesin bir şekilde unutamadığı bir aşkı vardır, olacaktır. Düzen böyledir çünkü. Ve herkes ölmüştür. Çoğu zaten öldüğü için hayattan zevk alamaz. Aynı zamanda Tanrı'nın lanetidir aşk. Yaşamasını bilene ödül, bilmeyene dünya üzerinde cehennemdir. 

Bana dünya üzerinde Tanrı'nın varlığını kanıtlayabilecek tek şeydir aynı zamanda aşk. Zevkleri ve fikirleri tam uyuşmasa bile, insanları bir araya getirebilendir. En azılı Nazi'yi bile bir yahudi kadınına deli divane edebilendir. Uğruna çok şeyden vazgeçilebilendir. Bizim için bir şeye umut bağlamak neden bu kadar önemli peki? Aşk insan için neden arka planda bir duygu değil de, en baskını? Neden korktuğumuzda ertesi gün etkisini unutuyoruz da, aşkın acısını unutamıyoruz? İnsanların Tanrı kalıbında inandıkları şeyi hiç sorgulama isteği duyduğunu gördünüz mü? Ve ya sevgilisinde kusur arayan bir insan? Göremezsiniz. Gerçekten bağlı olan insan kendi kendini soğutmaktan korkar. Bu yüzden aslında bizim Tanrı sandığımız şey, içimizde beslediğimiz "Aşk"tır. Ve Aşk, zamana direnebilir.

İNANABİLMEK

İnanabilmek, pek çok insan için yapılması en zor işlerden biridir. İçimde yaşadığım en büyük karmaşa, inanmak için neye ihtiyacım olduğunu anlamaya çalışırken yaşandı sanırım. Doğruyu bilmeli miydim, yoksa gerçekten güvenmek yeterli miydi? Peki insan neden anlayışını her zaman bir inanışa dönüştürmeye meyillidir? Doğruyu bilmek işe yaramıyor. Doğruyu bildikçe inanmaktan iyice uzaklaşıyoruz genelde. Acıtan gerçekler yerine, acıtmayan pembe yalanları tercih etmek daima bizim için daha kolay olmuştur. Örneğin, belli bir kesimin insanlarının, insanın gerçekten bir amaçla yaratıldığına inanması. Fakat bu yine garipsenecek bir şey değil. Eğer dünya üzerinde bir doğru olsaydı, tek bir doğru din ve ya tek bir doğru yaşam tarzı, sadece ona inananlar ve güvenenler mutlu olurdu. Bunun bu şekilde işlemediğini hepimiz biliyoruz sanırım artık. İnanmak mayamızda var. Bunu kabul etmeliyiz öncelikle. Hayatımız boyunca, yararlı ve ya yararsız, doğru ve ya yanlış, sürekli bir şeylere inanacağız. Bunu asla durduramayız.

İnanmak, içimizdeki umut tohumlarını yeşertmek gibi. Tohumu yeşertmek için size su gereklidir. Burada o su, inandığınız şey oluyor işte. Aynı zamanda da yokluğunda bizi içten içe öldürüyor. Kime ve ya neye inanıyorsak, aslında bu içimizdeki umuttur. Bu umudun temeli de çocukluğumuzda atılır. Çocukluğumuzda, inanç duygusu, en çok örnek aldığımız kişi tarafından koyulursa, ömrümüz boyunca inanç hissiyatı peşimizi hiç bırakmaz. Pek çok insan için zor olduğunu söylemiştim. Fakat bir çoğu için de bir o kadar kolaydır. İnandığımız şeyi sorgulamaya başladıkça, arkasındaki gerçeği görmek, o şeyin aklımızdaki imgesi ve o şey arasında büyük bir çatışma başlatır. Bunun sonucunda da ya yeni bir şey oluşur, ya da önceden oluşturulmuş şey değiştirilir. Bu olayın hayal kırıklığı, bizi yeni bir inancın açlığına sürükler. İşte çabuk inananlar, sorgulamayanlardır. Ve inanmak, zamana direnebilir.

ERDEMLİ İNSAN

"Erdemli İnsan" kimdir? Erdemli İnsan, bir şeyleri karşılık beklemeden yapabilendir. Erdemli İnsan, kendi mutluluğundan çok çevresinin hoşnutluğunu ön plana koyandır. Onun için önemsemek, aşık olmak ve inanmak önemlidir. Erdemli İnsan bunları her zaman yapar. Fakat asla bir karşılık beklemez. İnanır, sever, yardım eder fakat yardım kabul etmez. Dışlanır fakat dışlamaz. Çünkü artık dünyevi işleri bir kenara bırakmıştır. Tek dostunun kafasının içinde olduğunu bilendir Erdemli İnsan. Peki, biz birer Erdemli İnsan mıyız? Hayır, değiliz. Olamayacağız da. Eğer günümüzde gerçek Erdemli İnsanlar olsaydı, bu kadar farklı fikir sahibi yazara ve farklı fikirlere ihtiyaç duymazdık. Birini sevmek için illa bir sebep aramazdık. Sevmek dünyanın en saf ve temiz eylemidir. Gerçek bir erdemdir yani. Fakat her seven, Erdemli İnsan olmaya layık değildir. Çünkü bir insan, derin bir edebiyat ve ya fizik bilgisi ile alim, bilgin olamaz. İnsan önce kendini, sonra bilgiyi, sonra öğrenmeyi, sonra da var olan her şeyi sevmeyi bilmelidir. Ki böyle bir erdem, Tanrı'da bile yoktur. Tanrı bile herkesi sevemez. Sevse bile karşılığında ona tapılmasını ister. Erdemden yoksundur. Tanrı hepimizi sevecek olsaydı, bizi yaratmasına hiç gerek kalmazdı.

Erdemli İnsan, Tanrı'yı aramayandır. Çünkü o zaten üstinsandır*. Başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Fakat tıpkı Nietzche'nin Zerdüşt'ü gibi, ne kadar bağırırsa bağırsın, kendini kimseye anlatamaz. Çünkü onun erdemi diğer insanlar fazla gelir. Akılları almaz. Ve aklımızın almadığı her şey bizim için saçmadır, gereksizdir. Fakat ne Zerdüşt'ün çağında üstinsan vardı, ne de şimdi var. Ne de gelecekte olacak. Erdemli İnsan, üstinsandır. Üst insan, Tanrı'nın öleceğini kabullenendir. Kendi ahlakını bilir ve ona göre yaşar. Toplumun bir ferdi, "kölesi" olmaktan kaçınır. Herkesi sever, herkese inanır fakat hiç bir karşılık beklemez. Doğasına aykırıdır.

BEN

İşte bunca süredir kafamı kurcalayan şeylerdi bunlar. Kendi içimde konuşmaktansa kalemimi çalıştırmak her zaman daha ilgi çekici geliyor bana. Sebep nedir bilinmez fakat bu aralar çok düşünüyorum. Şu yaşta bembeyaz oldu saçlar. Düşünmekten başka bir şey yapamıyorum. Hayatın bana verdiği tek şeyin yorgunluk olduğunu düşünmeye başlıyorum yavaş yavaş. Ama ben yukarda bahsettiklerimden değilim. Belki de bu yüzden yorulup fazla düşünüyorum. Benim hayatta inandığım tek şey sevginin gücüdür. Sevgi, öylesine bir bağdır ki, aşılamayacak engelleri, geçilemeyecek denizleri geçirtir. Dünyanın Cehenneminden söküp kendi cennetine alır. Ama benim, daha kafamdakileri size birebir aktarmam için bir fırın ekmek yemem gerekiyor.

Kafamı kurcalayan bir çok şey var aslında. Bir tek bu üçüyle geçiştirmek, zihnime saygısızlık yapmam anlamına gelir. Sonuçta ömrümüz boyunca bizim yoldaşımız olacaktır zihnimiz. Nereye gitsek bizimle geliyor. Ama artık düşünmekten ikimiz de yorulduk. Başka bir şey yapamaz hale geldik. Çok konuşan, ama söyleyecek bir şeyi olmayan bir adama dönüşüyorum yavaş yavaş. Beni içten içe yiyip bitiriyor içinde kaybolduğum düşünceler.

BİZ

Biz her zaman, aklımıza geleni değil de, kalbimizden geçeni yapmaya çalışıp kaybettik. Akla gelip, dışa vurulmayan şeylerin doğruluğu, hepimizin kendimize ve kalbimize, vicdanımıza olan güvenimizin sonunu getirdi. Ve tıpkı, içinde anlaşmazlık olan devletler gibi, bizler de bölünüp bir sürü "ben" olduk. Önceden de bahsettiğim her şey, bu benlerin düşünceleri. Hepsi birleşip beni oluşturuyorlardı eskiden. Fakat hatalarımız, bizi birbirimizden belki de sonsuza dek kopardı.

Belkide bir kez daha tek bir bütün olabiliriz günün birinde. Bu da gömüldüğümüz güne karşılık gelir. Çünkü hepimiz, aynı anda öldüğümüzü düşünürüz. Hiç birimiz karşı çıkmazsak, yeniden bütün, hemfikir oluruz. Ve en azından ölürken de olsa tekrar kimsenin bizi koparamayacağı bir duruma geliriz. Bizim için önemli olan da budur zaten. Her ne kadar ayrı "ben"ler olsak bile, bir gün tekrar aynı kalem altında birleşeceğimizi biliyoruz.

DİĞERLERİ

Diğerleri bize hep uzaktan bakar, biz konuşmadıkça bizden nefret ederler. Çünkü bizim içimizde akan nehirleri öğrenmek için canlarını verebilecek kadar meraklılardır. Fakat bizi, sadece akıntılara kapılmayı göze alacak kadar cesur insanlar yakından tanıyabilir. Nehrimize girenler, hep orada kalırlar. Benim nehrime sadece bir kişi girebildi, akıntımı bile dizginledi. Ama bahsedeceğim şey bu değil. Bizi bilenler, daima bizim akıntımızdan korktu aslında. İçimizde oluk oluk akan o nehir, bizi biz yaptı. Yer yer dalgalıydık, yer yer durgun. Durgunken, akıntıya kapılanın kıymetini bilemedik. Estik, gürledik.

Ve diğerleri, nehrimizin berraklığında gerçek yüzlerini görmekten hep korktular. O yüzden asla bizi kabul etmek istemediler. Ama ben onların nehirlerine baktığımda zaten hiç bir şey göremiyordum. O kadar bulanık ve kararsız ki, daha ne yöne akacağını bilmeyen nehirler gördüm. Biz, her zaman berrak olduğumuzdan kaybettik. Ama ne kadar hor görülsekte, biz diğerleri için asla nehrimizi kirletmedik. Onlar korktukça biz daha da berraklaştık. Belki kimse nehrimize girmek istemiyordu. Ama giren bir kişi bize yetmişti.



Belki de "ah nerede o eski günler!" diyecek kadar yaşlı değilim evet. Ama hayatımızdan televizyonu atsak neler olurdu sizce? Ben kendi düşüncemi söyleyeyim. Derin bir "oh" çekerdim. Çünkü biz artık bu makinelerden daha fazla makineyiz. Biz onların karşısında yaşlanmaya mahkumken, onlar gelişiyor. Her geleni bir öncekinden daha kapsamlı özelliklere sahip oluyor. Eskiden evin en küçüğü kanal değiştirirken, şimdi o görev evin en büyüğüne düşüyor. Artık daha kolay çünkü. Tek tuş. Hangi dizinin hangi kanalda oynadığını, kaç dakika reklam verdiğini, özetin saat kaçta bittiğini bile ezbere biliyoruz artık. Akşamları evlerde herkes susuyor, televizyonlar konuşuyor. Belki doğru, belki yanlış şeyler dolduruluyor kafamıza. Kafamıza doldurulan şeylerden belki büyüklerimiz etkilenmiyor. Ama yeni neslin mertliği, televizyonlar ve yanlış bilgilerle bozuluyor. Toplum ahlakı dediğimiz şeyin bozulması önce yaşlı bireylerden başlıyor çünkü. Peki anne babalar iyi çocuk yetiştiremezse, yaşlı bireyler çocuklara iyi örnek olmazsa ne olur?

Toplumun ahlakını en çok etkileyen şey, kitlesel iletişim araçlarıdır. Eskiden gazeteler, dergiler vardı. Şimdi televizyonlar, bilgisayarlar ve telefonlar var. Sesimizi duyurmak çok kolay. Bu yüzden de elinde bunlardan birini bulunduran, kendinde otomatik olarak konuşma hakkı buluyor. Eskiden ağzı olan konuşuyor derdi büyüklerimiz, şimdi klavyesi olan yazıyor, televizyon izleyenler entelektüel sabah programlarımız sayesinde bilinçli vatandaş olduklarını falan sanıyorlar. Benim dünya üzerinde genel olarak gözlemlediğim şeylerden bir tanesi de insanların bir şeye sahip olarak yetinmemeleri. Bu yüzden kendimize ihtiyaçlar yaratıyoruz. İşte televizyon bağımlılığı da bunlardan biri. Televizyon olmazsa vakit geçiremeyeceğimiz gibi bir algı var insanlarda. Fakat ben, "eskiden televizyon mu vardı?" Anlayışına da karşıyım doğrusu. O zaman yoktu, şu an var. Varsa neden dozunu aşmayacak şekilde faydalanmayalım ki? (Gerçi bizim televizyonlarda kimin eli kimin cebinde belli değil, faydalanacak bir şey yok. Burası ap ayrı bir konu.) Ellerinde kitap olması gereken çocuklar tarihini saçma sapan dizilerden öğreniyor. Anne babalarının evlilik öyküsünü dinlemek yerine çarpık ilişkilerle dolu televizyon dizilerinden öğreniyor. Sadece ülkemiz olarak algılamayın bunu. Ben bir çocuğun hayatın temellerini öğrenmeden bu tarz içerikleri tüketmesine karşıyım. Yabancı da olsa fark etmez. Ama en çok bizim toplumda görüyorum bunu. Yani evet, faydalanmalıyız. Ama faydanalırken de dozu aşmamalıyız.

Toplum olarak, sebebini bilmediğimiz bir acı çekiyoruz. Her yer üzüntü dolu. Televizyonlar, sokaktaki duvar yazıları, şarkı sözleri. Yüzler gülmüyor, suç oranları tavan, sabahları 6-7 kişinin birbiriyle bağrışarak "sorunlarına çözüm aradıkları" programları izliyoruz. Peki ne kazanıyoruz? Tüm bu hüzün, gerginlik ve kasvetten bir kazancımız var mı? Var. Derin ve büyük bir paranoya. Annelerin çocuklarına sanki onlar sokağa çıktıklarında anında bir zarar gelecekmiş gibi korumacı davranmaları, gelecek nesli içine kapanık ve korkak yetiştiriyor. Suçu sadece televizyona atmakta saçma olur, etraf belirli bir ölçüde kötü, fakat bunun sebebi de yine çekirdekten yetişirken yapılan ebeveyn, çevre ve toplum hataları. Bir çocuk kendi hayatıyla ilgili karar mekanizmasını edinecek kadar iyi bir eğitim alırsa, neyin ona zarar vereceğini, neyin onun için zararlı olduğunu seçebilir. Bu eğitimi de sabah programları değil, biz verebiliriz. Bilinçli anneler, bilinçli çocuklar. Fakat o bilincin böyle bir televizyon bağımlılığıyla oluşması zor. Bazı evlerde reklamlar bitmeden çocuğun ödevine yardım edilmez, sorusu cevaplanmaz, hadi cevabı bırakın, çocukla iletişim kurulmaz. Hatta sofra bile reklam arasına kadar olduğu yerde kalır.

Çocuklarla ilgilenmeyen bir toplumda, aile içi kuşak çatışması başlar. Çocuk ailesinin bir şey bilmediğini onu anlamadığını düşünüyor, ailesi de çocuklarının yanlış yolda olduğunu düşünmekten başka bir şey yapmıyor. Hayatını ailesinden öğrenmesi gereken çocuk, öğrenmemesi gereken yerlerden, öğrenmemesi gereken şekilde öğrenir. İşte televizyonlar ve diğer iletişim araçları, bizi bundan alıkoyuyor. Çünkü hiç bir şey ile uğraşmaktan o kadar meşgulüz ki, diğer insanlar ve işlerimiz bize adeta yük gibi geliyor. "Ah evde kurulsam da bir televizyon keyfi yapsam" "Şu çocuklar bi' sussa da rahat rahat televizyonumu izlesem yahu" "Of be, yarın yine iş var. Kim çekecek şimdi?" Sabah kalktığımızda hangimiz dinlenmiş olarak uyanıyoruz? Hangimizin bel ya da baş ağrısı dinmiş oluyor uyandığımızda? Bana kalırsa, hiç birimizin. Akşama kadar maruz kaldığımız onca sesten sonra, o rahatsız koltuklara kurulup ev ahalisini duymamak için sesi sonuna kadar açıyoruz. Şimdi size soruyorum; Televizyon izlemek için mi dünyaya çocuk getiriyorsunuz? Yoksa sadece 5-10 dakikalık bir zevk almak için mi? Youtuber yapmak için de olabilir. Çekirdekten salak yetişsin istiyorsanız ilgilenmemek iyi bir yöntem. 

Burada bahsettiklerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, gördüğüm kadarıyla televizyon yüzünden ya çok ilgisizleşip, anne-babalık işini unutuyoruz, ya da fazla abartıp, yine anne-babalık işini unutuyoruz. 2x=12 yazmak yerine 3x=12 yazmak gibi. Her türlü aynı sonuca çıkıyoruz. Çünkü toplumca eksiğiz ve bilgisiziz. Televizyondan bir şeyler öğrenerek çocuklarımızı geleceğe hazırlamaya çalışıyoruz. Asıl bahsettiğim konu da bu zaten. Çocuk yetiştiremiyoruz. Çektiğimiz sıkıntıların temeli bu. Evde televizyon, okulda yanlış ve baskıcı eğitim. Evden çıkmayan, hiç bir şeyden haberi olmayan bir nesil var elimizde. Arada sivrilenler var tabii ki, fakat istisnalar kaideyi bozmuyor. Doğru bilenlerin bildikleri hiçe sayılıyor. Bir çocuk, eğer annesine ve ya babasına bir şey anlattığında dinlenmiyorsa, sevgiden yoksun büyür. Bu yüzden de kimsenin onu dinlemeyeceğini düşünür. Hele bir de böyle anne babaların, konuşma bozukluğu, fiziksel zihinsel engel gibi "kusurları" oldu mu (ki bunlar kesinlikle kusur değildir. Hiç birimiz istediğimiz için burada değiliz.) Çocuklarındaki kusurları görmeden onları dinleyenler gerçek anne babalardır. Hepsinin ellerinden öpüyorum. Özellikle engelli çocukları olan ebeveynler. Hepsi taktire şayan insanlar.

Sokakta bir çocuk, genç küfür ettiğinde, genelde dayak atacakmış gibi bakacak bir tayfa hep orada olur. Sanki biz küfür bilerek doğduk. Büyükleri etmese, çocuklar küfür etmeyi öğrenmez. Çünkü büyükler her zaman bizim için rol modellerdir. Ve rol modellerimiz, en cahili olarak nitelendirebileceğimiz insanlar bile sosyal medyanın kurdu olmuş. Telefonlar kitleniyor, televizyona geçiliyor. Ben, bu yüzden kendime kimseyi rol model alarak büyümedim. Öyle bir şansım yoktu. Asosyal büyüdüm. Sonra asosyalliğin getirisi olarak çok şey bildiğimi düşünüp hiç konuşmadım. Belki de bildiklerim doğrudur. O bahsettiğim derin paranoya, insanların içinde oldukça sağlıklı bir nesil yetiştirmekten uzak, dışardaki tehlikelerden korkacağız. Peki neden hepimiz evimize kapanıp sadece bize bir şey olmasın diye dua ediyoruz? Hiç bir çaba göstermeden dua etmek, ne işimize yaracak? Neden kimse hayatından onları kötü etkileyen televizyonları, telefonları atmayı denemiyor?

Televizyonlar ve telefonlarımızdan başımızı kaldırdığımız an, başkalarının yaşadığı hayata imrenmeyi bırakıp, kendi hayatımızı yaşamaya başladığımız an, buralar daha güzel yerler olacak.

Biz televizyonla pek alakası olmayanlara gelirsek; Bizler de kitap okuyan tayfa olarak "salak" bireyleriz. Başkalarının hayal gücünden besleniyoruz çünkü. Bunu söyleyen insanların hayal gücü de "cool" olmak için sigara içen film yıldızlarını taklit etmekten öteye geçemiyor. 

Görüşmek üzere!


Arnolfini'nin Evlenmesi, Jan van Eyck, 1434

Karamsar değilim aslında ama işte bir iki hikaye denemem de var, buyurun efenim bu ilki. Yazdığım ilk ciddi yazıdır da aynı zamanda. Hadi ben kaçtım. İyi okumalar size.

Bazı düşler kuruyorum! diyerek başladı söze. Sonra sustu. Fakat aldırmadık. Çünkü hepimiz biliyorduk ki, Frederick için sigarasını yakmak her zaman önemli ve özverili bir iş olmuştur. Ceketinin düğmesini açıp, sağ iç cebine elini atıp kibritini çıkarışı hala o günden aklımda kalan en canlı anı. Sonra bana döndü ve “Hiç aşık olacağımı düşünür müydün!” diye heyecanlı bir şekilde sordu. Öyle heyecanlıydı ki, gözleri öyle parlıyordu ki! Eski dostumun yüzünde böylesine gül bahçeleri oluşmasını sağlayan hanımefendiyi çok merak etmiştim doğrusu. Çünkü masadaki 4 kişi ve ben çok iyi biliyorduk ki, Frederick mutsuzluğu kabullenmiş ve aşka peri masalı gözüyle bakmıştır yaşamı boyunca. “Ne oldu peki?” diye sordu Frank. Fakat cevap yoktu. Sigarasını bitirmek istediğini işaret etti bize. Gözünden akan yaşları da içine çekmeye çalışıyordu. Atıldım, kendini bilmezce sordum, “Sen ağlar mıydın ki?”. “Ağlamıyorum”, dedi. “Sigaranın dumanı gözlerimin içinde senelerdir tuttuğum tanecikleri salmaya çalışıyor, ben de karşı koyuyorum. Hepsi bu” diye de ekledi. Anlatmaya başladı sonra. Ve hepimizden katı bir dille ricada bulundu. “Lafımı keserseniz, asla lafa devam etmem.” Sustuk, ve kafa salladık. Bu andan itibaren ağzından dökülen her kelimeyi size bire bir aktarmaya niyetliyim. Boğazını temizledi, ve biz de tıpki annesinden solucan bekleyen yavru kuşlar gibi ağzımızı ona açtık, ve bekledik.

Söze başladı. “Benim hayatım hiç bir zaman düz bir çizgide ilerlemedi, tıpkı trafikte hava atmaya çalışan gençler gibiydi hayatım. Bir sağa bir sola savruldum, ve en sonunda da hiç durmamam gereken yerde durdum. Yine hayatımı delicesine bir oraya bir buraya sürüklerken, onu gördüm. İlk defa benden başka bir insanın da kalbi olduğunu hisettirdi bana tek bakışında. Belki aptalcaydı yaptıklarım, aşık olmak aptalcaydı belkide. İlgi görmeye çalışmak, onu görmeden nefes alamayacağını düşünmek. Ama alamıyordum işte. Onsuz sıçmaya gitmek bile imkansızdı benim için. Hafifçe esen rüzgarda kulağımda çalan yavaş bir şarkı gibi geliyordu bana. Benim ilhamım gibi yani. Hayatımda ilk defa, kendimden başka bir varlıktan ilham alıyordum ben. Beni tanıyan herkes, götü kalkık egoist bir piçin teki olduğumu söyler. Hatta bazıları çok ileri gider ve yüzüme tükürür. İnanın bana dostlarım, eğer kendinizi böyle biri olarak görüp, bundan övünüyorsanız, ya gamsızın tekisiniz, ya da gerçekten kendi beyninizdeki imgelerden başka kimseniz yok. Ben bunu fark ettiğimde, benim için çok geçti. Zaten beni sevdiğini düşündüğüm insandan yeterince kaçmış, ona fark etmeden yeterince zarar vermiştim. Ben de seviyordum aslında. Ama asla ona layık olduğumu düşünmedim. Çünkü bendeki hep "çirkinlik egosuydu.” İsmini ben koymuştum. Bu zaman kadar hep zekamla avundum. Zekiyim dedim. Ama bana kendini açtıkça, sadece boş bilgilere sahip olduğumu gördüm.

Siz hiç hayatınızda, biri kızdığında sevinecek kadar yalnız kaldınız mı? Kalmadıysanız, beni anlamanız ağzıman çıkan her sözcükte daha da zorlaşacaktır. Ama bu kızmalar farklıydı. Bu kızmalar hayatımda hiç karşılaşmadığım kadar tatlı şeylerdi. Çünkü altında gerçek bir sevgiden doğan sinir yatıyordu. Zekam hala algıda işime yarıyordu. Ama tekrar ekleyeyim, artık zeki olduğumu düşünmüyorum. Artık onun sevgisi ve bedeninin huzuru hariç hiç bir şeyden emin değilim. Fakat insanlar, hele benim gibi matematiği kötü olanlar, hesap yapmaktan kaçar. Hayatı akışına bırakır. Siz hiç kendinizi gerçek seveninizin akışına bıraktığınızda, günlerce, gecelerce dinmeyen baş ağrılarınızın dindiğini hissettiniz mi? Ben hissettim. Ben onu görene kadar, kendi dünyamda, dışardan kabul ettiğim bir iki misafirimle yaşıyordum. Ama misafirlerim bile gereksizdi bana. Sadece zararlardı. O hariç. Ben hiç bir zaman bir insandan zarar hariç başka birşey gördüğümü hatırlamam. Ama her şey değişmişti sanki. İlk defa güvenmem gerekiyordu. Güvendim, güvenmeye devam ettim. Öyle mutluydum ki! Benimle ilgili kafasında bazı nefretler ve kinler vardı. Haklı sebeplerdi bunlar.Sonuçta hiç bir kadın, önceden de onu sevdiğinizi söylediğiniz halde, başka biriyle olmanızı hoş karşılamaz. Fakat bunların hepsi benim açımdan hatalardı. O hariç. O gerçek bir sebepti. Gelecekten umutlu olmaya, çevrem ne kadar kötü olursa olsun bir gün her şeyin benim için gece bulutsuz havada beliren ay kadar aydınlık ve net olacağına inanmama gerçek bir sebepti. En sevdiğim şey yazmaktı. Gece banklarda oturup yazmak. Bulduğum her sanatsal içeriği tüketmek, yalnızlığımı kültürlenip yok etmek. Bir Edgar Allan Poe olmak, bir Alfred Hitchcock olmak istemiştim. Kendi içimde tabi. Bunların hepsinin yanında, bir de tanrıyı arıyordum. Ama onu da bulmam çok zor olmadı. Bu kounuya ayrı olarak değineceğim. Ne diyordum, kendi dünyamda yaşamak, kendi kendime umut vermek. Kendimi sevgiye ihtiyacım olmadığına adapte etmekle geçirdim önceki ömrümü. Çünkü asla benim gibi birini sevecek kimse olduğunu düşünmedim.

Ama o asla kimse değildi. O sadece o'ydu. Kendisiydi yani, hiç bir şeyle kıyaslanamazdı. Ya da ben kıyaslamak istemiyordum. Öten martıları görüyor musun, Martin?! Onlara iyice bak ve bana söyle. Bir martıyı açık havada parlayan güneş ve bir insan elinden gelecek küçük bir ekmek parçasından başka ne mutlu edebilirdi ki? Bilmiyor musun, Martin? O zaman zahmet etme, sana ben söyleyeyim. Bir Martıyı ekmek parçasından daha mutlu edecek tek şey, her gün ekmek parçası bulabilmek umuduyla aynı yerde daire çizmektir. Benim de yaptığım tam olarak buydu. Yaşadım, onu tekrar kazanabilmek için yaşadım. Yaşamaya devam da edeceğim. Şimdi diyeceksiniz ki, -bize döndü ve dikkatlice baktı- ayrıldın mı da böyle mızmızlanıyorsun be adam? Ben de size diyorum ki, size bu andan sonra anlatacağım şey tam olarak “Hayalleriyle bütün bir adamın gerçek sevgiyle tanışması” diye adlandırılabilir. Buna gram şüphem yok. Memnun olmadığım tavırlarım, hallerim var. Onun yüzüne baktığımda söylemek istediğim tek şey onu çok sevdiğim. Çünkü ne kadar söylesem de asla yetmeyecek gibi hissediyorum. Günlerce yazdım, senaryolar, şiirler, oyunlar, denemeler, köşe yazıları, ama hiç biri dertleşmek kadar etkili değildi. İşte bu yüzden dostlarım, tam da bu yüzden bugün burada 5 yılı aşkındır görmediğim sizlerle oturuyorum. Çünkü 5 yıllık bir hiçlik sonucunda, gerçek dostlarımın bu masadakiler olduğundan gram şüphem yok. Zamanında size haksızlıklar yaptım. Gereksiz insanlar için sizi ihmal ettim. Onu ihmal ettim. Fakat artık gerçeği buldum ve çok net görebiliyorum. Kısa kesmeliydim bu kısmı, ah aptal kafam.

5 yıl önceydi. Üniversiteyi bitirmiştik, o kadın senin bu kız benim hayatımızı yaşıyorduk, hatırlıyor musunuz? Sonra birden bir sabah Prag'a gittiğimi öğrendiniz. Hem de gece sizin paranızla içtiğim içkilerden birinin altına sıkıştırıp kaçtığım notla. İşte o yaptığım ilk hataydı. Prag'a yerleştim. Orada küçük bir banliyo mahallesine yaşıyordum. Bir mutfağı iki odası vardı. Tualeti tamamen evden bağımsızdı. Ve tavanı açıktı. O yaz o tavanı yaptırmadım. Resmen yıldızları izleyip sıçmak için can atıyordum. Bir gece sokağa çıktım. Yazmak için ilhama ihtiyacım vardı. Her zaman gittiğim bara uğradım, bir bardak biramı içtim ve oradan uzaklaştım. Çünkü içtiğim her içkide size, dostlarıma yaptığım haksızlık geliyordu aklıma. Asla şişenin dibini göremedim sizi terk ettiğim günden beri. Yazmak için kendi aklımda bir mahkeme kurup, kendimi yargılamam gerekiyordu. Tek zevkim sigaraydı. İki sokak ötemde yaşlı tonton bir amca tütün dükkanında sarıyordu bunları. Çat pat öğrendiğim ana dilleriyle onunla konuşuyordum. Bir gün bana istersem ingilizce konuşabileceğemi, anlamasa bile dinleyebileceğini söyledi, teşekkür ettim. Anlattım. O günden sonra o dükkanın önünden bile geçmedim. Sebebini bilmiyorum. Zaten 1 sene sonra hayatını kaybetti o amca. Mezarına gitmeye bile yüzüm yoktu. Çünkü belkide beni düşünen birini daha, böylece küs yollamıştım. Prag'ta kaldığım 4.5 yıl boyunca sürekli kendimi yargıladım, kendimle çeliştim. Ta ki geçen yaz evime, Miami'ye dönene kadar. Evimin yabancısıydım. 5 yılda hiç bir şey değişmemişti. Ben de dahil. Ölmeyi kafaya koymuştum. Ama o an, işte o an. Evimden çıkıp sigara almak için alışveriş merkezine gidecektim, köşeyi döndüğüm gibi tatlı mı tatlı, narin mi narin bir bayana çarptım. Suratımın asıklığından korkmuş olacak ki, o ince ama nedense ilk gördüğümde aşık olduğum dudaklarından “Kusura bakmayın” gibi sert bir özür ifadesi döküldü. Suratım ilk defa güldü, gözlerinin içine baktım, bir şeyi olup olmadığını sordum. “Kahvem üstünüze döküldü, asıl sizin bir şeyiniz var mı?” Diye sordu gülerek. Evet ona öylesine vurulmuştum ki, anca o söylediğinde üstüme döküldüğünü anladım o sıcak kahvenin. Fakat gözleri şişti, ve ağlıyordu. Telefonu da çarpmanın etkisiyle yola fırlamış, üstünden bir kaç tane de araba geçmişti. Kendimi mahçup hissettim. Eğer dedim, beni beklerseniz, evim şurada. Üstümü değiştirip hemen geliyorum. Bekleyeceğini düşünmüyordum aslında, yaklaşık 1 saat sonra geri gittim. Anca kurulanmıştım. Orada olduğunu görünce aşık olduğumu hisettim. Çünkü benim yaptığım o hayvani davranışa karşılık, o beni yinede beklemişti. “Hiç gelmeyeceksiniz sandım” diye heyecanlı ve üzgün bir ifadeyle yüzüme baktı. “Özür dilerim” dedim. Gittik. Ona birikmişlerimle yeni bir telefon aldım. Çok itiraz etti, fakat almak zorundaydım. Çünkü benim hatamdı. Gitmem gerekiyor dedim. Fakat bana öyle bakıyordu ki, sanki yabancı bile olsam beni tamamıyla tanıyordu artık. Omzumda ağlamaya ihtiyacı olduğunu hisettim. Gözlerindeki o masum şişliğin sebebini öğrenmek istedim. Ve kahvesini de döktüğümü, bu yüzden ona bir kahve borçlu olduğunu söyledim. Kabul etti. Oturduk, tam da bu masada oturduk. Telefonunu açmak istiyordu. Çünkü ona bilmeden en çok istediği telefonu almıştım. Bunu sonradan öğrenecektim tabi. Aşkı ilk o zaman hisettim. Aşık olduğunuz kişi mutluyken, içinizde uçuşan kelebekler şarkı söylüyorlardı. Yüzüme baktı, ne iş yaptığımı sordu. Yazar olduğumu söyledim. Tanıdı beni, tiyatroda oynayan bir oyunumu izlemiş. İsmimi duyunca inanmak istemedi tabi ilk başta. Çünkü zamanında üslubuna hayran kaldığı yazar şimdi ona aşık olmuştu. Yüzüme dikkatlice baktı. Hayatın tüm yorgunluğunu gördü. Erken yaşta bembeyaz olmuş uzun saçlarımın kendini belli eden tellerini gördü. Onlara baktığını fark edince, fazla düşünmekten onlar deyiverdim. Bana yakıştığını söyledi. Saçlarımın bir iki tel daha beyazlamasını istemiştim o an. çünkü bu, bir insanın ağzından kendimle ilgili uzun zamandır duyduğum tek övgüydü. Okşanmıştım. Hayatımda ilk kez anne baba ve eş sevgisini aynı kişide aynı anda hissediyordum. Ama sonra çevremdeki her insanı, bişey yapmasam bile kırdığımı kendimden uzaklaştırdığımı fark ettim. İçime dert oldu. Onun gibi birini üzemezdim. İşte tam da bu yüzden, ona hislerimi söylemek yerine saklamayı tercih ettim. Sakladım, öyle sakladım ki ona aşık olmadığımı düşündü günlerce. Ben de her gece uyanıp ağladım. Bir sevgilim oldu bu ara içerisinde. Ona anlattım sevgilimi. Ama yaptığım sevgili hiç olmamalıydı. Onun yeri hep benim koynumdu. Onunki de benim. Onu incitmekten korkup hislerimi söylemedim, fakat bu sefer de bambaşka bir şekilde onu kırdım. Kırdım, kırdım ve kırdım. Sadece üzdüm onu. Gecelerce ben birileriyle sevişirken o ağladı. Peki ben ağlamadım mı? Her seviştikten sonra balkona çıkıp ağladım. Onu bana anlatan şarkıları açıp, ona her şeyi açıklayacak bir mektup yazdım. Ama şimdi o mektubu görse yeni yazdım sanar. O yüzden odamın bir köşesinde duruyor hala. Çok sevdiğim bir kitabın içerisinde. Sonra bir gün artık benimle görüşmek istemediğini söyledi. Beni sıktığını, benim bir hayatım olduğunu ve o hayatta kendine bir yer görmediğini söyledi. İkna ettim onu gitmemesi için. Gitmedi. Onu terk edersem beni öldüreceğini söyledi. Kabul ettim. Oturduk konuştuk. Ben zaten ayrılmıştım sevgilimden. Üç gün olmuştu. Söylemedim ona. Neden bilmiyorum. Hala beni yanlış anlar diye düşünüyordum. Çünkü birinin bana aşık olduğu düşüncesi kendi kafamdaki distopya için fazla ütopik ve iyimser bir düşünceydi. Ama birden olaylar gelişti. Ona ilk “sevgilim” dediğimde suratını görmeliydiniz, diyemiyorum. Görseniz emin olun hepinizi pataklardım. Kıskançlık krizlerimi ilk defa görürdünüz.

O günden sonra artık o benim tek varlığımdı. Seviyordum. Her fırsatta söylüyordum. İşte hep aradığım tanrıyı da tam orda buldum. Tanrı, bana onu gönderendi. Belki de oydu. Bilmiyorum. Ama bulmuştum. Sevgisine inanmak bir din gibiydi benim için. Gözlerinde kaybolmuştum. Sonra bir gün, -bir kaç ay sonra- onunla mutluken, ondan ayrılınca suratsız ve duygusuz birine dönüştüm. Martin ile tekrar görüşmeye başladım. İçinizde beni en iyi anlayabilen o. Sonra ne onu ne kendimi mutlu edebilecek konuma geldim. Mutsuzdum. Mutsuzdu. Acım, acısı olmuştu. Fakat gereksiz geçici acılardı bunlar. 1 ay boyunca soğuk davrandı. Kavga ettik arada bir. Ama hala ikimizde çılgınlar gibi seviyorduk. Ve ben bu gün artık onu daha fazla üzmemeye karar verdim. Çünkü dünya üzerinde yaşamını sürdüren hiç bir varlık, onun kadar mutlu olmayı hak etmiyordu. Fakat ben ondan gidersem ona verdiğim azıcık mutluluğu da elinden alacaktım. Buna da hakkım yoktu. O yüzden dostlar, sizden bir tavsiye almaya geldim, ve burada sizinle konuşuyorum. 5 yıl, koskoca 5 yıl. Ve bambaşka, aşık bir Frederick var karşınızda. Söyleyeceklerim bu kadardı.“ dedi be bitirdi. İşte böyleydi. O gün ona çeşitli tavsiyeler verdik. Ama hepimiz kafasında bir planı olduğunu biliyorduk. Çünkü o eğer kafasında bişey yoksa, bizimle asla konuşmaya yeltenmeyecek kadar gururlu bir insandı. Ama biz, onun sandığının aksine onu çok seviyorduk. Sadece erkekler sevgisini göstermekte pek iyi değildir. Birlikte içilen bir yudum su bile çok şey anlatır arkadaşlıklarımızda. Fakat o, sevgiyi hiç görmediği için, sevgiyi unuttuğu yaşında ilk defa sevgiyle karşılaşınca, ne yapacağını bilemedi. O günden sonra bir 5 sene daha görüşmedik. 5 sene sonra beni evinde davet etti. Evlenmişlerdi. Mutlulardı. İşte istediğim buydu. Varsın bizim onu sevmediğimizi düşünsün. Fakat ben onun sonunda göt gibi kalmasından, aşk hakkında söylediklerinin altında ezilip kalmasından zevk alıyordum. Çünkü onu hepimiz seviyorduk. Tam Martin ile işlerimizi yoluna koyduğumuzda, -ev ziyaretimden 1-2 sene sonra- eşiyle kısa bir ara verdiklerini öğrendim. O gün nasada oturan Franklin'le yolda karşılaşınca ona anlatmış, artık hiç düzelmeyecek gibiymiş araları. Bu onu son kırışım demiş. Franklin'e bir adres vermiş. "Beni burda ziyaret edebilirsiniz, ama sizi 2. terk edişim. Geleceğinizden gram umudum yok” demiş. Fakat o günden sonra 5 kere gittik. Hem de tüm ekip. Yoktu. Frederick kapıyı açmıyordu. O günden sonra da kimse onu görmedi. Bir gün eşi bana ulaştı. Aradan 6 ay geçmişti. Ona bize verdiği evin adresini verdim. 1-2 gün sonra Frederick'in kendini astığı haberi geldi. Karısı kendi elleriyle, günlerce ağlaya ağlaya gömdü onu. Ben şu an 70 yaşındayım. Ama bu olayı asla unutamam. Frederick mutluluğu hak eden bir insandı. Ha peki sorarsanız, karısına ne oldu diye, zavallı kadın, her gün en sevdiği yemekleri götürdü ona, gece yanında yattı, en sevdiği kitapları okudu. En son bir gece, kitap okurken uyuya kaldığında, üstüne yağan kar onu sabaha kaskatı kesmişti. Artık o da çok sevdiği Frederick'in yanına gitmişti. Ömür boyu birlikte olma sözü verdikerlini söylemişti bana ev ziyaretinde. Yaptığı her şeye rağmen çok seviyordu. İşte, onların hikayesi de bu kadardı. Hayatım boyunca ölüp, Frederick'e sarılacağım günü bekledim. Çünkü ona yaşarken verdiğim değeri hiç hisettirememiştim.
Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938)

Büyük Türk milletinin önderi, babası Mustafa Kemal Atatürk. Belki yaşım onu anlamaya henüz yetmiyor şu an, fakat o ve benim yaşıtlarımla birlikte bana da emanet ettiği bu güzel, eşsiz topraklara bakınca, "Ata'nın bize olan güvenini boşa mı çıkardık acaba?" diye kendi kendine sormadan edemiyor insan. O ki, tüm dünyaca kabul görmüş bir lider, bir komutan ve işini alnının akıyla yapmış bir "Reis-i Cumhur".

Ömrünün çoğunu cephelerde harcamış, 57 yıllık bir dev. Ama o'nun ve arkadaşlarının savaşı, asıl 1923'te başlamıştı. Yeni ve güçsüz bir devletin başına gelebilecek her şeyle alınlarının akıyla mücadele ettiler. Fakat bu mücadele, Mustafa Kemal'i oldukça yormuştu.1937 yılının sonlarına doğru Mustafa Kemal'in sağlık durumu iyice kötüye gitti. Artık toparlanamayacak haldeydi. 1938 yılının başında bacaklarındaki kaşıntıdan bıkıp, tedavi amacıyla gittiği Yalova Kaplıcaları'nda, dönemin kaplıca doktoru olan Nihat Yaşar Belger, yaptığı muayene sonucu, Mustafa Kemal'in karaciğerinin sertleşmiş olduğunu tespit etti. Sonrasında ise yerli ve yabancı doktorlar tarafından muayene edildi Mustafa Kemal. Ve hastalığına bir teşhis konduldu: Siroz.

Fakat Mustafa Kemal'in öncelikleri farklıydı. Vatanı ve milletinin geleceği, sağlığından daha önce geliyordu ona göre. Kendini iyi hisseder hissetmez, tekrar işinin başına koyuldu. Çünkü vatanı için son bir arzusu vardı: Hatay'ı ana vatana katmak. Fakat Hatay, anca onun bu dünyadan göçüşünden 1 yıl sonra ana vatana katılabildi. Böylece Ata, kendi göremese de, vatanında karşı son sorumluğunu da yerine getirmiş oldu.

 Mustafa Kemal hastalığını önemsemeden 19 Mayıs kutlamalarının ardından Ankara'dan Mersin'e gitmek üzere uzun bir tren yolcuğu yaptı. Fakat onun yorgun ve istekli bedeni daha fazla dayanamadı. Yoğun programı ve bunaltıcı sıcak yüzünden hastalığı iyice ilerledi. 29 Ekim günü Paris'ten getirilen Doktor Fissinger, Ata'yı muayene ettiğinde hastalığının iyice ilerlemiş olduğu anlaşıldı. Fakat Mustafa Kemal Cumhuriyet'in 15. Yıl kutlamalarına katılmak istiyordu. Ne yazık ki katılamadı. Ankara'da hipodrom'da Celal Bayar, Mustafa Kemal'in orduya mesajını okurken, o hasta yatağında "Ah, Ankara'ya gidemedik" diye yakınıyordu Salih Bozok'a. Akşam olunca havai fişekleri duydu Ata. Sonra sofracı Kamil'e sesleri sordu. Kamil "gök gürüldüyor" diye yanıtladı. Fakat Mustafa Kemal ona "hadi enayi" diye yanıt verdi, ve tam o anda Kuleli Askeri Lisesi'ni taşıyan vapur, Dolmabahçe'nin önünnden geçiyordu. "Atamızı görmek istiyoruz!" diye bağırıyordu hep bir ağızdan 10. Yıl Marşı söyleyen öğrenciler. O gün yanındakiler hasta yatağında zar zor doğrulmuş Mustafa Kemal'in ilk kez ağladığını gördüler.

29 Ekim'den 7 Kasım'a kadar hastalığıyla mücadele etti. Bu günlerde yarı uykulu, yarı uyanık geçirdi günlerini Mustafa Kemal. Uyku arasında bir şeyler söylüyor, ayıldıkça da günün süt, pirinç suyu ve meyve suyundan oluşan menülerinden yiyordu. Aslında o günlerde canı enginar yemeği istiyordu. Fakat o günlerde İstanbul'da enginar bulunmyordu. Bu yüzden Hatay'dan sipariş edildi. 5 Kasım cumartesi günü kendine gelir gibi oldu ve Makbule Hanım, Afet Hanım ve Sabiha Hanım Mustafa Kemal'in bitkin düşmüş elini öperek onunla vedalaştılar. 7 Kasımda iyice ağırlaştı Ata, karnındaki su iyice artmış ve o pazartesi sabahı uzandığı yerden kan tükürmeye başlamıştı.Doktorlar geldi, Mustafa Kemal, Nihat Yaşar Belger'e "Doktor, karnımdan suyu çekmek zamanı geldi", dedi. Bunun üzerine Belger, emri yerine getirdi. Akşama Mustafa Kemal'in ateşi hafif yükseldi, ama rahatlamıştı. Gece yarısına kadar sakin uyudu. Gece yarısı uyandı ve 8 Kasım'a girerken, Ata'da komaya girdi. 

9 Kasım günü Mustafa Kemal'de kasılmalar nedeniyle istem dışı hareketler meydana geldi. Bromürlü lavmanı yapıldıktan sonra bu hareketler azaldı. Sık sık öksürdü, terledi öğle saati 3 dakika oksijen verildi. Akşama Ata tekrar komaya girdi. Göz bebekleri ışığa cevap veriyordu, fakat artık refleks alamıyorlardı. Doktoları Müşahade defterine "can çekişme" anlamına gelen "Agoni (Agony)" yazmışlardı. 10 Kasım'a girerken gece çok zor geçmişti. Kısa aralıklarla oksijen verilmeye devam edildi. Sabah 8'de Mehmet Kamil Berk ve Nihat Yaşar Belger Ata'ya glikozlu serum verdi. Saat 9 gibi Mustafa Kemal, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı. Ve 10 Kasım 1938 günü  9'u 5 geçe, onu çok sevdiği milleti ve vatanından bedenen sonsuza dek veda edeceği o derin uykuya daldı Mustafa Kemal. Yaveri Salih Bozok, bilinçsizce merdivenlerden aşağı koşarak alt kattaki boş bir odaya girip kapıyı kapadı. Ardından içerden tek el silah sesi duyuldu. Ata'yı yalnız bırakmak istememişti Bozok. 

Hatay'dan sipariş edilen enginarlar geldiğinde Mustafa Kemal bu derin uykusundaydı.

Nur içinde yat büyük adam! Seni kimse unutturamayacak!



Ren Nehri’nde Yıldızlı Bir Gece, Vincent Van Gogh, 1888


Öncelikle herkese merhaba. Sonunda, uzun zamandır aklımda olan bir şeyi daha gerçekleştiriyorum. Yani bir blog sahibi olmayı. Siz "blogger" diyorsunuz sanırım bizim gibi insanlara. Tabi ben henüz kendimi bir "blogger" olarak tanımlamıyorum, tanımlamayacağım da. Ben yazmak istiyorum, çünkü artık tek dostum kağıtlar ve de bir kalem. Unutmayın ki, hayatınızda yaşadığınız her zorluk, sizi yeni bir arayışın içine sokar. Benim yeni durağım ise bu blog olacak sanırım.

İsterseniz, sizlere bu bloğun nasıl işleyeceğini ufaktan bir anlatayım. Her ay, filmler, kitaplar ve aklıma gelen diğer her şey hakkında yazılar paylaşmayı düşünüyorum. Özellikle sinema benim için her şeyden üstün tutulabilecek bir tutku. Öyle ki her şeyden vazgeçebilirim bir sinemacı olmak için. Zaman ilerledikçe, birbirimize daha da alışacağız. -tabi pes etmezsem-

Beni tanımanız gerekiyorsa eğer, hayallerinin peşinde yeterince koşmuş, fakat en sonunda artık hayal kurmayı sadece dertlerini düşünmekten arta kalan boş zamanlarında yapabilen bir insan olarak tanıyabilirsiniz. Görüşmek üzere!