Belki de "ah nerede o eski günler!" diyecek kadar yaşlı değilim evet. Ama hayatımızdan televizyonu atsak neler olurdu sizce? Ben kendi düşüncemi söyleyeyim. Derin bir "oh" çekerdim. Çünkü biz artık bu makinelerden daha fazla makineyiz. Biz onların karşısında yaşlanmaya mahkumken, onlar gelişiyor. Her geleni bir öncekinden daha kapsamlı özelliklere sahip oluyor. Eskiden evin en küçüğü kanal değiştirirken, şimdi o görev evin en büyüğüne düşüyor. Artık daha kolay çünkü. Tek tuş. Hangi dizinin hangi kanalda oynadığını, kaç dakika reklam verdiğini, özetin saat kaçta bittiğini bile ezbere biliyoruz artık. Akşamları evlerde herkes susuyor, televizyonlar konuşuyor. Belki doğru, belki yanlış şeyler dolduruluyor kafamıza. Kafamıza doldurulan şeylerden belki büyüklerimiz etkilenmiyor. Ama yeni neslin mertliği, televizyonlar ve yanlış bilgilerle bozuluyor. Toplum ahlakı dediğimiz şeyin bozulması önce yaşlı bireylerden başlıyor çünkü. Peki anne babalar iyi çocuk yetiştiremezse, yaşlı bireyler çocuklara iyi örnek olmazsa ne olur?
Toplumun ahlakını en çok etkileyen şey, kitlesel iletişim araçlarıdır. Eskiden gazeteler, dergiler vardı. Şimdi televizyonlar, bilgisayarlar ve telefonlar var. Sesimizi duyurmak çok kolay. Bu yüzden de elinde bunlardan birini bulunduran, kendinde otomatik olarak konuşma hakkı buluyor. Eskiden ağzı olan konuşuyor derdi büyüklerimiz, şimdi klavyesi olan yazıyor, televizyon izleyenler entelektüel sabah programlarımız sayesinde bilinçli vatandaş olduklarını falan sanıyorlar. Benim dünya üzerinde genel olarak gözlemlediğim şeylerden bir tanesi de insanların bir şeye sahip olarak yetinmemeleri. Bu yüzden kendimize ihtiyaçlar yaratıyoruz. İşte televizyon bağımlılığı da bunlardan biri. Televizyon olmazsa vakit geçiremeyeceğimiz gibi bir algı var insanlarda. Fakat ben, "eskiden televizyon mu vardı?" Anlayışına da karşıyım doğrusu. O zaman yoktu, şu an var. Varsa neden dozunu aşmayacak şekilde faydalanmayalım ki? (Gerçi bizim televizyonlarda kimin eli kimin cebinde belli değil, faydalanacak bir şey yok. Burası ap ayrı bir konu.) Ellerinde kitap olması gereken çocuklar tarihini saçma sapan dizilerden öğreniyor. Anne babalarının evlilik öyküsünü dinlemek yerine çarpık ilişkilerle dolu televizyon dizilerinden öğreniyor. Sadece ülkemiz olarak algılamayın bunu. Ben bir çocuğun hayatın temellerini öğrenmeden bu tarz içerikleri tüketmesine karşıyım. Yabancı da olsa fark etmez. Ama en çok bizim toplumda görüyorum bunu. Yani evet, faydalanmalıyız. Ama faydanalırken de dozu aşmamalıyız.
Toplum olarak, sebebini bilmediğimiz bir acı çekiyoruz. Her yer üzüntü dolu. Televizyonlar, sokaktaki duvar yazıları, şarkı sözleri. Yüzler gülmüyor, suç oranları tavan, sabahları 6-7 kişinin birbiriyle bağrışarak "sorunlarına çözüm aradıkları" programları izliyoruz. Peki ne kazanıyoruz? Tüm bu hüzün, gerginlik ve kasvetten bir kazancımız var mı? Var. Derin ve büyük bir paranoya. Annelerin çocuklarına sanki onlar sokağa çıktıklarında anında bir zarar gelecekmiş gibi korumacı davranmaları, gelecek nesli içine kapanık ve korkak yetiştiriyor. Suçu sadece televizyona atmakta saçma olur, etraf belirli bir ölçüde kötü, fakat bunun sebebi de yine çekirdekten yetişirken yapılan ebeveyn, çevre ve toplum hataları. Bir çocuk kendi hayatıyla ilgili karar mekanizmasını edinecek kadar iyi bir eğitim alırsa, neyin ona zarar vereceğini, neyin onun için zararlı olduğunu seçebilir. Bu eğitimi de sabah programları değil, biz verebiliriz. Bilinçli anneler, bilinçli çocuklar. Fakat o bilincin böyle bir televizyon bağımlılığıyla oluşması zor. Bazı evlerde reklamlar bitmeden çocuğun ödevine yardım edilmez, sorusu cevaplanmaz, hadi cevabı bırakın, çocukla iletişim kurulmaz. Hatta sofra bile reklam arasına kadar olduğu yerde kalır.
Çocuklarla ilgilenmeyen bir toplumda, aile içi kuşak çatışması başlar. Çocuk ailesinin bir şey bilmediğini onu anlamadığını düşünüyor, ailesi de çocuklarının yanlış yolda olduğunu düşünmekten başka bir şey yapmıyor. Hayatını ailesinden öğrenmesi gereken çocuk, öğrenmemesi gereken yerlerden, öğrenmemesi gereken şekilde öğrenir. İşte televizyonlar ve diğer iletişim araçları, bizi bundan alıkoyuyor. Çünkü hiç bir şey ile uğraşmaktan o kadar meşgulüz ki, diğer insanlar ve işlerimiz bize adeta yük gibi geliyor. "Ah evde kurulsam da bir televizyon keyfi yapsam" "Şu çocuklar bi' sussa da rahat rahat televizyonumu izlesem yahu" "Of be, yarın yine iş var. Kim çekecek şimdi?" Sabah kalktığımızda hangimiz dinlenmiş olarak uyanıyoruz? Hangimizin bel ya da baş ağrısı dinmiş oluyor uyandığımızda? Bana kalırsa, hiç birimizin. Akşama kadar maruz kaldığımız onca sesten sonra, o rahatsız koltuklara kurulup ev ahalisini duymamak için sesi sonuna kadar açıyoruz. Şimdi size soruyorum; Televizyon izlemek için mi dünyaya çocuk getiriyorsunuz? Yoksa sadece 5-10 dakikalık bir zevk almak için mi? Youtuber yapmak için de olabilir. Çekirdekten salak yetişsin istiyorsanız ilgilenmemek iyi bir yöntem.
Burada bahsettiklerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, gördüğüm kadarıyla televizyon yüzünden ya çok ilgisizleşip, anne-babalık işini unutuyoruz, ya da fazla abartıp, yine anne-babalık işini unutuyoruz. 2x=12 yazmak yerine 3x=12 yazmak gibi. Her türlü aynı sonuca çıkıyoruz. Çünkü toplumca eksiğiz ve bilgisiziz. Televizyondan bir şeyler öğrenerek çocuklarımızı geleceğe hazırlamaya çalışıyoruz. Asıl bahsettiğim konu da bu zaten. Çocuk yetiştiremiyoruz. Çektiğimiz sıkıntıların temeli bu. Evde televizyon, okulda yanlış ve baskıcı eğitim. Evden çıkmayan, hiç bir şeyden haberi olmayan bir nesil var elimizde. Arada sivrilenler var tabii ki, fakat istisnalar kaideyi bozmuyor. Doğru bilenlerin bildikleri hiçe sayılıyor. Bir çocuk, eğer annesine ve ya babasına bir şey anlattığında dinlenmiyorsa, sevgiden yoksun büyür. Bu yüzden de kimsenin onu dinlemeyeceğini düşünür. Hele bir de böyle anne babaların, konuşma bozukluğu, fiziksel zihinsel engel gibi "kusurları" oldu mu (ki bunlar kesinlikle kusur değildir. Hiç birimiz istediğimiz için burada değiliz.) Çocuklarındaki kusurları görmeden onları dinleyenler gerçek anne babalardır. Hepsinin ellerinden öpüyorum. Özellikle engelli çocukları olan ebeveynler. Hepsi taktire şayan insanlar.
Sokakta bir çocuk, genç küfür ettiğinde, genelde dayak atacakmış gibi bakacak bir tayfa hep orada olur. Sanki biz küfür bilerek doğduk. Büyükleri etmese, çocuklar küfür etmeyi öğrenmez. Çünkü büyükler her zaman bizim için rol modellerdir. Ve rol modellerimiz, en cahili olarak nitelendirebileceğimiz insanlar bile sosyal medyanın kurdu olmuş. Telefonlar kitleniyor, televizyona geçiliyor. Ben, bu yüzden kendime kimseyi rol model alarak büyümedim. Öyle bir şansım yoktu. Asosyal büyüdüm. Sonra asosyalliğin getirisi olarak çok şey bildiğimi düşünüp hiç konuşmadım. Belki de bildiklerim doğrudur. O bahsettiğim derin paranoya, insanların içinde oldukça sağlıklı bir nesil yetiştirmekten uzak, dışardaki tehlikelerden korkacağız. Peki neden hepimiz evimize kapanıp sadece bize bir şey olmasın diye dua ediyoruz? Hiç bir çaba göstermeden dua etmek, ne işimize yaracak? Neden kimse hayatından onları kötü etkileyen televizyonları, telefonları atmayı denemiyor?
Televizyonlar ve telefonlarımızdan başımızı kaldırdığımız an, başkalarının yaşadığı hayata imrenmeyi bırakıp, kendi hayatımızı yaşamaya başladığımız an, buralar daha güzel yerler olacak.
Biz televizyonla pek alakası olmayanlara gelirsek; Bizler de kitap okuyan tayfa olarak "salak" bireyleriz. Başkalarının hayal gücünden besleniyoruz çünkü. Bunu söyleyen insanların hayal gücü de "cool" olmak için sigara içen film yıldızlarını taklit etmekten öteye geçemiyor.
Görüşmek üzere!
