Biz ve Diğerleri

, ,
Camus vs. Sartre

Güneşin daha parlak ve çimlerin daha yeşil olduğu bir gün hatırlıyorum. Nasıl olmuştu da kendimi vatanımdan bu kadar uzakta, ta Fransa'da bulmuştum? Beni buraya sürükleyen şeyin ne olduğunu henüz bilmiyorum. Fakat hep bir arayış içindeydim. Ömrüm boyunca neyi bulacağımı bilmeden sadece aradım. Bu öylesine bir serüvendi ki, hiç bir zaman bulduğumla yetinmedim. Lanetlenmiştim sanki, hiç bir şeyden tat alamayayım diye Tanrı beni cezalandırıyordu. Belki de ona inanmadığım için yapıyordu bunu. Çünkü inanasım gelmiyordu. Her şeye gücü yeten bir varlığın oluşunu kabullenmek evrenin karmaşasından korkmakla eş değerdi benim için. Arayışlarımın sebebi de buydu belki. Ve ben hiç bir şeyden korkmuyordum. Sanki kaybedecek hiç bir şeyim yoktu. İnsanoğlunun en derin ve en saklı duygusu da budur zaten. Hayattan en çok zevk aldığımız anlar, ölüme en yakın olduğumuz anlardır. Sadece böyle zamanlarda Tanrı'ya ihtiyaç duyarız. Ben hiç duymadım. Peki neden insan aşık olunca, hayattan zevk almaya başlar? Bunu sorguluyordum son zamanlarda. Aşık olmak ölüme yakın mı yapıyor bizi? Yoksa insan için ölmek, diğer her şeyden vazgeçmek midir? Belki de bizi, benlere bölen, Tanrı'dır.

AŞK 

Kendimizi ve fikirlerimizi yok sayacak kadar sevmeye başladığımızı anladığımız zaman, kendi benliğimizi öldürüyoruz. Bu yüzden aşık olunca, her an o anda sahip olduğunuz her şeyi kaybedecekmişiz gibi yaşıyoruz. Çünkü her şeyden vazgeçmişiz. Elimizde sadece aşkımız var. Peki şimdi size soruyorum, yalan söylemeyen bir siyasetçi, ilhamı olmayan bir yazar ve yahut şarkı söyleyemeyen bir şarkıcı olsa nasıl olurdu? Olmazdı. Yalan söylemeden siyasetçi, söyleyeceğiniz bir şey olmadan yazar, ve güzel bir sesiniz olmadan şarkıcı olamazsınız. İşte biz, insanoğlu, ömrümüz boyunca aşık oluruz. Herhangi bir nesneye binlerce defa, ama başka bir insana, bir kere. Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, insanoğluna verdiği en büyük ve en kapsamlı hediye "Aşk"tır. Ömrü boyunca aşık olmayan bir kişi bile gösteremezsiniz bana. Herkesin bir şekilde unutamadığı bir aşkı vardır, olacaktır. Düzen böyledir çünkü. Ve herkes ölmüştür. Çoğu zaten öldüğü için hayattan zevk alamaz. Aynı zamanda Tanrı'nın lanetidir aşk. Yaşamasını bilene ödül, bilmeyene dünya üzerinde cehennemdir. 

Bana dünya üzerinde Tanrı'nın varlığını kanıtlayabilecek tek şeydir aynı zamanda aşk. Zevkleri ve fikirleri tam uyuşmasa bile, insanları bir araya getirebilendir. En azılı Nazi'yi bile bir yahudi kadınına deli divane edebilendir. Uğruna çok şeyden vazgeçilebilendir. Bizim için bir şeye umut bağlamak neden bu kadar önemli peki? Aşk insan için neden arka planda bir duygu değil de, en baskını? Neden korktuğumuzda ertesi gün etkisini unutuyoruz da, aşkın acısını unutamıyoruz? İnsanların Tanrı kalıbında inandıkları şeyi hiç sorgulama isteği duyduğunu gördünüz mü? Ve ya sevgilisinde kusur arayan bir insan? Göremezsiniz. Gerçekten bağlı olan insan kendi kendini soğutmaktan korkar. Bu yüzden aslında bizim Tanrı sandığımız şey, içimizde beslediğimiz "Aşk"tır. Ve Aşk, zamana direnebilir.

İNANABİLMEK

İnanabilmek, pek çok insan için yapılması en zor işlerden biridir. İçimde yaşadığım en büyük karmaşa, inanmak için neye ihtiyacım olduğunu anlamaya çalışırken yaşandı sanırım. Doğruyu bilmeli miydim, yoksa gerçekten güvenmek yeterli miydi? Peki insan neden anlayışını her zaman bir inanışa dönüştürmeye meyillidir? Doğruyu bilmek işe yaramıyor. Doğruyu bildikçe inanmaktan iyice uzaklaşıyoruz genelde. Acıtan gerçekler yerine, acıtmayan pembe yalanları tercih etmek daima bizim için daha kolay olmuştur. Örneğin, belli bir kesimin insanlarının, insanın gerçekten bir amaçla yaratıldığına inanması. Fakat bu yine garipsenecek bir şey değil. Eğer dünya üzerinde bir doğru olsaydı, tek bir doğru din ve ya tek bir doğru yaşam tarzı, sadece ona inananlar ve güvenenler mutlu olurdu. Bunun bu şekilde işlemediğini hepimiz biliyoruz sanırım artık. İnanmak mayamızda var. Bunu kabul etmeliyiz öncelikle. Hayatımız boyunca, yararlı ve ya yararsız, doğru ve ya yanlış, sürekli bir şeylere inanacağız. Bunu asla durduramayız.

İnanmak, içimizdeki umut tohumlarını yeşertmek gibi. Tohumu yeşertmek için size su gereklidir. Burada o su, inandığınız şey oluyor işte. Aynı zamanda da yokluğunda bizi içten içe öldürüyor. Kime ve ya neye inanıyorsak, aslında bu içimizdeki umuttur. Bu umudun temeli de çocukluğumuzda atılır. Çocukluğumuzda, inanç duygusu, en çok örnek aldığımız kişi tarafından koyulursa, ömrümüz boyunca inanç hissiyatı peşimizi hiç bırakmaz. Pek çok insan için zor olduğunu söylemiştim. Fakat bir çoğu için de bir o kadar kolaydır. İnandığımız şeyi sorgulamaya başladıkça, arkasındaki gerçeği görmek, o şeyin aklımızdaki imgesi ve o şey arasında büyük bir çatışma başlatır. Bunun sonucunda da ya yeni bir şey oluşur, ya da önceden oluşturulmuş şey değiştirilir. Bu olayın hayal kırıklığı, bizi yeni bir inancın açlığına sürükler. İşte çabuk inananlar, sorgulamayanlardır. Ve inanmak, zamana direnebilir.

ERDEMLİ İNSAN

"Erdemli İnsan" kimdir? Erdemli İnsan, bir şeyleri karşılık beklemeden yapabilendir. Erdemli İnsan, kendi mutluluğundan çok çevresinin hoşnutluğunu ön plana koyandır. Onun için önemsemek, aşık olmak ve inanmak önemlidir. Erdemli İnsan bunları her zaman yapar. Fakat asla bir karşılık beklemez. İnanır, sever, yardım eder fakat yardım kabul etmez. Dışlanır fakat dışlamaz. Çünkü artık dünyevi işleri bir kenara bırakmıştır. Tek dostunun kafasının içinde olduğunu bilendir Erdemli İnsan. Peki, biz birer Erdemli İnsan mıyız? Hayır, değiliz. Olamayacağız da. Eğer günümüzde gerçek Erdemli İnsanlar olsaydı, bu kadar farklı fikir sahibi yazara ve farklı fikirlere ihtiyaç duymazdık. Birini sevmek için illa bir sebep aramazdık. Sevmek dünyanın en saf ve temiz eylemidir. Gerçek bir erdemdir yani. Fakat her seven, Erdemli İnsan olmaya layık değildir. Çünkü bir insan, derin bir edebiyat ve ya fizik bilgisi ile alim, bilgin olamaz. İnsan önce kendini, sonra bilgiyi, sonra öğrenmeyi, sonra da var olan her şeyi sevmeyi bilmelidir. Ki böyle bir erdem, Tanrı'da bile yoktur. Tanrı bile herkesi sevemez. Sevse bile karşılığında ona tapılmasını ister. Erdemden yoksundur. Tanrı hepimizi sevecek olsaydı, bizi yaratmasına hiç gerek kalmazdı.

Erdemli İnsan, Tanrı'yı aramayandır. Çünkü o zaten üstinsandır*. Başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Fakat tıpkı Nietzche'nin Zerdüşt'ü gibi, ne kadar bağırırsa bağırsın, kendini kimseye anlatamaz. Çünkü onun erdemi diğer insanlar fazla gelir. Akılları almaz. Ve aklımızın almadığı her şey bizim için saçmadır, gereksizdir. Fakat ne Zerdüşt'ün çağında üstinsan vardı, ne de şimdi var. Ne de gelecekte olacak. Erdemli İnsan, üstinsandır. Üst insan, Tanrı'nın öleceğini kabullenendir. Kendi ahlakını bilir ve ona göre yaşar. Toplumun bir ferdi, "kölesi" olmaktan kaçınır. Herkesi sever, herkese inanır fakat hiç bir karşılık beklemez. Doğasına aykırıdır.

BEN

İşte bunca süredir kafamı kurcalayan şeylerdi bunlar. Kendi içimde konuşmaktansa kalemimi çalıştırmak her zaman daha ilgi çekici geliyor bana. Sebep nedir bilinmez fakat bu aralar çok düşünüyorum. Şu yaşta bembeyaz oldu saçlar. Düşünmekten başka bir şey yapamıyorum. Hayatın bana verdiği tek şeyin yorgunluk olduğunu düşünmeye başlıyorum yavaş yavaş. Ama ben yukarda bahsettiklerimden değilim. Belki de bu yüzden yorulup fazla düşünüyorum. Benim hayatta inandığım tek şey sevginin gücüdür. Sevgi, öylesine bir bağdır ki, aşılamayacak engelleri, geçilemeyecek denizleri geçirtir. Dünyanın Cehenneminden söküp kendi cennetine alır. Ama benim, daha kafamdakileri size birebir aktarmam için bir fırın ekmek yemem gerekiyor.

Kafamı kurcalayan bir çok şey var aslında. Bir tek bu üçüyle geçiştirmek, zihnime saygısızlık yapmam anlamına gelir. Sonuçta ömrümüz boyunca bizim yoldaşımız olacaktır zihnimiz. Nereye gitsek bizimle geliyor. Ama artık düşünmekten ikimiz de yorulduk. Başka bir şey yapamaz hale geldik. Çok konuşan, ama söyleyecek bir şeyi olmayan bir adama dönüşüyorum yavaş yavaş. Beni içten içe yiyip bitiriyor içinde kaybolduğum düşünceler.

BİZ

Biz her zaman, aklımıza geleni değil de, kalbimizden geçeni yapmaya çalışıp kaybettik. Akla gelip, dışa vurulmayan şeylerin doğruluğu, hepimizin kendimize ve kalbimize, vicdanımıza olan güvenimizin sonunu getirdi. Ve tıpkı, içinde anlaşmazlık olan devletler gibi, bizler de bölünüp bir sürü "ben" olduk. Önceden de bahsettiğim her şey, bu benlerin düşünceleri. Hepsi birleşip beni oluşturuyorlardı eskiden. Fakat hatalarımız, bizi birbirimizden belki de sonsuza dek kopardı.

Belkide bir kez daha tek bir bütün olabiliriz günün birinde. Bu da gömüldüğümüz güne karşılık gelir. Çünkü hepimiz, aynı anda öldüğümüzü düşünürüz. Hiç birimiz karşı çıkmazsak, yeniden bütün, hemfikir oluruz. Ve en azından ölürken de olsa tekrar kimsenin bizi koparamayacağı bir duruma geliriz. Bizim için önemli olan da budur zaten. Her ne kadar ayrı "ben"ler olsak bile, bir gün tekrar aynı kalem altında birleşeceğimizi biliyoruz.

DİĞERLERİ

Diğerleri bize hep uzaktan bakar, biz konuşmadıkça bizden nefret ederler. Çünkü bizim içimizde akan nehirleri öğrenmek için canlarını verebilecek kadar meraklılardır. Fakat bizi, sadece akıntılara kapılmayı göze alacak kadar cesur insanlar yakından tanıyabilir. Nehrimize girenler, hep orada kalırlar. Benim nehrime sadece bir kişi girebildi, akıntımı bile dizginledi. Ama bahsedeceğim şey bu değil. Bizi bilenler, daima bizim akıntımızdan korktu aslında. İçimizde oluk oluk akan o nehir, bizi biz yaptı. Yer yer dalgalıydık, yer yer durgun. Durgunken, akıntıya kapılanın kıymetini bilemedik. Estik, gürledik.

Ve diğerleri, nehrimizin berraklığında gerçek yüzlerini görmekten hep korktular. O yüzden asla bizi kabul etmek istemediler. Ama ben onların nehirlerine baktığımda zaten hiç bir şey göremiyordum. O kadar bulanık ve kararsız ki, daha ne yöne akacağını bilmeyen nehirler gördüm. Biz, her zaman berrak olduğumuzdan kaybettik. Ama ne kadar hor görülsekte, biz diğerleri için asla nehrimizi kirletmedik. Onlar korktukça biz daha da berraklaştık. Belki kimse nehrimize girmek istemiyordu. Ama giren bir kişi bize yetmişti.